İsrâ Suresi ve Mi’rac Olayı

0
64

Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa‘ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” (İsra, 17/1)

Kâsımi (rh. a.) şöyle demiştir: “Bu âyet isrâ olayının kesin olduğuna delâlet etmektedir. Bu ise, Resulullah (s.a.s)’ın gece vakti Mescidi Aksa‘ya kadar yürütülmesidir. Göklere yükseltilmesi olayına ise bu âyet delâlet etmemektedir. Ancak bazıları Necm suresinin ilk âyetlerini bu olaya delil saymaktadırlar.” Yüce Allah, Necm suresinde şöyle buyuruyor: “Şimdi siz onun gördüğü üzerinde kendisiyle tartışıyor musunuz? Andolsun ki, o onu bir başka kez daha inişte gördü. Sidretu’l-Munteha’nın yanında. Barınma (Me’va) cenneti onun yanındadır. O zaman (o gördüğünde) Sidre’yi kaplayan kaplıyordu. Göz kaymadı ve (sınırı) aşmadı da. Andolsun ki o Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/12-18) Müfessirlerin bildirdiğine göre bu âyetlerde sözü edilen olay da mirac olayıdır.

Kadı Iyaz da şöyle demiştir: “Selefin ve genelde Müslümanların çoğunluğu isrâ olayının bedenle birlikte ve uyanıklık halinde olduğu görüşünü tercih etmişlerdir. Gerçek olan da budur.” Kadı Iyaz yine şöyle diyor: “Allah’ın izniyle isrâ, bütün olay boyunca hem beden hem de ruhla olmuştur. Ayet, sahih rivayetler ve muteber görüşler buna delalet etmektedir. Zâhir ve gerçek anlamın alınması imkânsız olmadığı sürece bu anlam bırakılarak te’vil yoluna gidilmez. Burada da eğer olay uyku halinde gerçekleşmiş olsaydı (Yüce Allah): “Kulunu” demez, bunun yerine: “Kulunun ruhunu” derdi. Ayrıca Yüce Allah bir âyetinde de şöyle buyuruyor: “Göz kaymadı ve (sınırı) aşmadı da.” (Necm, 53/17) Üstelik eğer olay uyku halinde gerçekleşmiş olsaydı bir mucize ve ilâhi bir âyet olmazdı. Çünkü böyle bir şeyi kâfirler inkâr etmez ve yalanlamazlardı. İslâm’a girmiş olanlardan da inançları zayıf olanlar bundan dolayı tereddüde düşmez ve dinden dönmezlerdi. Çünkü bu tür olayların rüyada gerçekleşmesi inkâr edilmez. Bütün bu sayılanlar onların, söz konusu olayın Resulullah (s.a.s)’ın bedeniyle birlikte ve uyanıklık halinde gerçekleştiği haberini almaları üzerine olmuştur.”

Burada Müslim’in isrâ ve mirac olayıyla ilgili rivâyetini verelim. Çünkü onun verdiği rivâyet Buhari’nin rivayetinden daha kapsamlıdır. Müslim’in rivâyetinde hem isrâ hem de mirac olayından söz edilmekte, Buhari’nin rivâyetinde ise sadece mirac olayı anlatılmaktadır.

— MİRAÇ

Lafzı şu manayadır: Yukarı çıkılacak âlet.. Meselâ: Merdiven. (Zamanımıza göre daha uygun örneği: Asansör veya füze.)

Resulüllah S.A. efendimiz pak vücudları ile, cevherden merdiven ile diri olarak Kuds-ü Mübarekden semaya uruc etmiştir. Böyle bir manaya sahib olmak; nebiler ve resuller arasında ancak Resulüllah S.A.V efendimize mahsusutur. Bundandır ki, Resulüllah S.A.V efendimizin ism-i pâklerine:

— SÂHİB’ÜL- MİRAÇ.

Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

Resulüllah S.A. efendimizin nail olduğu MİRAÇ şerefinin toplu beyanı aşağıda anlatılacaktır.

Şöyleki:

Sultan-ı enbiya ve Resul-ü Kibriya (salâvatın en faziletlisi saygıların en tamı ona..) kırk yaşında iken; âlemlere rahmet olarak nübüvvet ve risaletle bütün insanlara Resul peygamber gönderildi. Ri-saletini onlara tebliğ edip imana davet etmeye başladı.

Resulüllah S.A. efendimizin Risaletle gelişinin on ikinci senesi re-ceb ayının yirmi altıncı günü idi. Resulüllah S.A. efendimiz o gün, tek başına Beyt-i Mükerreme’ye gitti; bir direğin önüne oturdu. Yüce Hakka zikir ve fikir ibadeti ile meşgul olmaya başladı.

Bu sırada, Ebu Cehil de; yardımcıları ve uyanları ile görüşmek için geldi. Gördü ki: Hazret-i Muhammed S.A.V yalnız oturmuş; Mevlâsına ibadetle meşgul.. Yanında ashab-ı kiramdan da kimse yok. Onu böyle görünce; içinden:

— Ona eza cefa edeyim. Diyerek yanına geldi ve şöyle dedi:

— Ya Muhammed, sen peygamber misin?.

Resulüllah S.A. efendimiz, Ebu Cehilin bu sözüne karşılık:

— Evet peygamberim.

Buyurdu. Ebu Cehil şöyle devam etti:

— Böyle yalnız peygamber mi olur?. Hani yardımcıların? hani hizmetçilerin?. Eğer peygamberlik gelmesi gerekseydi, bana gelirdi. Bak, benim şu kadar uyanlarım, hizmetçilerim var.

Böyle dedikten sonra, böbürlenerek yürüdü; gitti.

Ebu Cehil’in ardından, onun yandaşlarından biri daha uyanları ve yardımcıları ile geldi. Bu da, Resulüllah S.A.V efendimizi yalnız görünce eza ve cefa kasdı ile yanına geldi; Ebu Cehil’in dediği gibi dedi. Sonra gitti. Onun yanına oturdu.

Bundan sonra, Kureyş’in ileri gelenlerinden tam yedi kişi ard arda geldi. Hepsi de, avenesi ve uyanları ile geldi; sanki daha önceden söz birliği etmiş gibi, tek tek Resulüllah S.A.V efendimize Ebu Cehü’in dediği gibi söyledi.

Resulüllah S.A.V efendimiz, onların bu yaptıklarına çok mahzun oldu. Sonra şöyle dedi:

— On iki yıldır; ben bunları hak dine ve Yüce Hakkı tevhide davet ederim. Halbuki bunlar, Hakkı kabul etmek şöyle dursun; henüz:

— Resul.

Kime derler?. Bunu dahi anlamamışlar. Resule hizmetçi ve avene ne lâzım?. Ancak resule lâzım olan ilâhî vahyi ve sübhan Allah’ın emrini tebliğ etmektir.

Ve.. Resulüllah S.A.V efendimiz gamlandı.

O gece receb-i şerifin yirmi yedinci pazartesi gecesi idi. Ümmü-hanî’nin evine geldi.

Ümmühanî Ebu Talib’in kızı, Hz. Ali’nin r.a. kız kardeşi idi.

Ümmühani, babası Ebu Talibin evinde kalıyordu. Bu ev, Safa ile Merve arası bir yerde îdi.

Resulüllah S.A.V efendimiz, oraya gittiği zaman; Ümmühanî r.a. kendisini hüzünlü ve gamlı buldu. Resulüllah S.A.V efendimizden hüznünün ve gamının sebebini sordu; Resulüllah S.A.V efendimiz de işin aslını haber verdi.

Ümmühanî, akıllı ve tedbirli bir hanımdı. Resulüllah S.A.V efendimizi teselli etti ve şöyle dedi:

— Onlar sizin risaletinizi, Hak peygamber olduğunuzu, size avene ve hizmetçi gerekmediğini seksiz bilirler. Ne var ki onlar, çok inatçı hasetçi, hırçın olduklarından sırf sizi üzmek, eza cefa kasdı ile öyle demişlerdir.

Bu sözler, bir bakıma Resulüllah S.A. efendimizi teselli içindi; fakat Resulüllah S.A.V efendimizin hüznü yine de kaldı.

Anlatıldığı gibi, gamlı ve hüzünlü olarak; Ümmühanî’nin evinde, yatsıdan sonra, uyur uyanık bir halde yattı.

Sonra..

Resulüllah S.A.V efendimizi cümle mahluktan evvel yaratan; kalb-lerin sevgilisi, türlü türlü keramet, çeşitli nimetler ile cümle insanlara resul olarak gönderen; cümle kemaîâtı ile başta görünen; mü-rebbisi olan şanı yüce nimetleri her yana yaygın, kendisinden başka ilâh olmayan Âlemlerin Rabbı, azamet ve celâli ile Cebrail’e hitaben şöyle buyurdu:

— Gerçekten benim sevgilim, cümle mahluk arasından seçip çıkardığım, cümle yaratılmışların hayırlısı Resulüm: Ümmühanî’nin evinde küffarın ezasından mahzun ve gamlı yatmaktadır. Senin taat ve ibadetin habibimi davet olsun. O süslü kanatlarını yeniden cennet cevherleri ile süsüle; onun hizmeti ile şerefyab ol.

Mikâil’e söyle: Bu gece erzakı tartmayı bıraksın.

İsrafil’e söyle: Suru bir saat kadar bıraksın.

Azrail’e söyle: Bu gece can almaktan el çeksin.

Nur ve ziya meleklerine emir ver: Semaları nurla doldursunlar.

Rıdvan’a söyle: Cenneti süslesin.

Malik’e tenbih et: Cehennem tabakalarını kapasın; zebaniler hareket etmesinler.

Huriler bezenip ellerine cevher saçan tabakları alsınlar. Cennet köşklerini saf saf dizsinler.

Arş hamiline söyle: Mukaddes libası atlas îelekine giydirsin.

Ve., sizler, her biriniz yanınıza yetmiş bin melek alın.

Ve., sen cennete git; bir burak seçip al.

Yeryüzüne in; kabirlerden azabı kaldır. Bundan sonra, habibime git. O: Müşriklerin ezasından dolayı gamlı ve mahzun olarak Üm-mühanî’nin evinde yatıyor. O habibimi rıfk ile, büyük bir keremle kaldır; anlat: Bu gece kendisinin yüce kadrini, izzet ve rif’atını cümleden ziyade yakınlığını kendisine bildirecek gecedir. Onu davet eyle.

Sonra..

Cebrail a.s. cennete gitti. Gördü ki: Orada kırk bin burak gezmektedir. Her birinin alnında Muhammed ism-i şerifi yazılmış. Aralarında bir burak vardı; mahzundu. Başını aşağı eğmiş; gözyaşlan sel gibi akıyordu. Hem de hiç durmadan.

Cebrail o mahzun bürakın yanına vardı. Hüznünün ve ağlamasının sebebini ona sordu. Burak şöyle anlattı:

— Cennette gezerken, aniden kulağıma:

— Ya Muhammed.

Diye bir ses geldi. İşittiğim anda o ismin sahibine aşık oldum. Onun firak ateşi ile cemalinin visali ümidi ile kırk bin yıldariberi böyle hüzün, ağlamak ve visal arzusu ile mahzun olup ağlarım.

Cebrail a.s. o Burak’ın haline merhamet etti; şöyle dedi:

— Senin maşukun olan Hazret-i Muhammed bu gece miraca da vet -olundu. Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya bürakla gelecektir. Seni götüreyim, muradına er.

Bundan sonra o Burak’a nurdan eğer vurdu; zebercedden gem vurdu. Bundan sonra, iki cihanın sultanı insin ve cinnin Resulü S.A.V efendimizin halvet saraylarına geldi.

Sonra..

Hadis çıkaran imamlar altı hadis kitabı içinde çeşitli yollardan; miraç hadisini yirmi kadar ashab-ı kiramdan alıp rivayet ettiler. Bu ashab-ı kiram dahi, Resulüllah S.A.V efendimizden dinleyip anlatmışlardır.

Resulüllah S.A. efendimiz; nebilerin sultanı, doğru yolu tutan zatların baştacı Ahmed Hamid Mahmud Muhammed’dir. Allah-ü Te âlâ ona salât ve selâm eylesin.

Bu sahabenin dili ile, Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu anlatıldı:

—«Ümmühanî’nin evinde idim. Orada uykuya dalmıştım. Gözlerim uyuyordu; ama kalbim uyanıktı.

Bu sırada, Cebrail’in sesi kulağıma geldi; uykudan kalktım, oturdum.

Gördüm ki: Cebrail karşımda duruyor. Bana şöyle dedi:

— Yüce Hak sena selâmeti; seni davet etti. Seni ben taşıyacağım. Allah-ü Taâlâ istedi ki: Sana türlü keremlerle ikram eyleye. Senden evvel gelenler ve senden sonra gelecek olanlar bu türlü kereme nail olmadılar ve olmayacaklardır.

Kalktım. Abdest almak istediğim zaman; abdestim için Kevser nehrinden su gelmesi emri verildi. Ben abdeste hazırlanırken, daha abdest azamı açmadan rıdvan, Kevser suyu dolu yakuttan iki ibrik getirdi.

Bir de yeşil zümrütten leğen getirdi. Bu leğen dört köşe idi. Her köşesine bir cevher konmuştu. O cevherlerin nuru semaya güneş, gibi aydınlık veriyordu.

Bundan sonra yıkandım; sırtıma nurdan bir hülle giydirdiler. Başrnıa da nurdan bir kavuk koydular.

Bu kavuğun hikâyesi şöyleydi: Âdem yaratılmadan sekiz bin sene evvel, Rıdvan onu benim adıma sarmıştı. Sarıldığı vakitten bu yana kırk bin melek o kavuğun çevresinde tazimle durup teşbih ve teh-lille meşgul oluyorlardı. Her teşbihin sonunda bana salâvat-ı şerife okuyorlardı. O kavuğun kırk bin gözü vardı. Her gözünde de dört satır yazı vardı.

BlRÎNCİ SATIRDA: Muhammed Allah’ın Resulüdür.

ÎKİNCÎ SATIRDA: Muhammed Allah’ın Nebisidir.

ÜÇÜNCÜ SATIRDA: Muhammed Allah’ın Habibidir.

DÖRDÜNCÜ SATIRDA.” Muhammed Allah’ın Halilidir.

Bundan sonra Cebrail arkama nurdan bir bürde (pelerin gibi) koydu. Belime de kızıl yakuttan bir kemer kuşattı. Elime de yeşil zümrütten bir kamçı verdi. Bu kamçı, dört yüz inci ile süslenmişti. Her incisinin sabah yıldızı gibi parlaklığı vardı. Ayaklarıma da, yeşil zümrütten bir çift papuç giydirdi. Daha sonra, elimden tutup Beyt-i Haram’a götürdü.»

Bir başka rivayette, Resulüllah S.A. efendimiz bundan sonrasını şöyle anlatmıştır:

—«Zemzem kuyusundan abdest aldım. Beyt-i Mükerreme’yi yedi kere tavaf ettim. Makam-ı İbrahim’de iki rikât namaz kıldım. Hatim’e geldim; dinlenmek için bir mikdar oturdum. Bu oturduğum yerde, Cebrail göğsümü yardı. İçi hikmet ve marifet dolu teşt getirdi. Mika il üç leğen zemzem suyu getirdi. Sarsaklarımı ve göğsümü yıkadılar. Bundan sonra kalbimi yarıp içindeki siyah pıhtı kanı attı ve şöyle dedi:

— Bu kan, heybetli bir şey görünce korkmaya sebeptir. Onu çıkardım. Siz bu gece semalarda, sidre, kürsî ve arşta çok acaip işler ve ulu melekler göreceksiniz. Bu kandan sizi temize çıkardım ki, onlar

dan her birini gereği gibi temaşa edip dilediğiniz gibi konuşmaktan korkmayasınız.

O teşt içinde bulunan hikmeti ve marifeti doldurup kalbimi yerine koydular. Sığadıkları zaman, göğsüm bitişti; yarası kalmadı.

Bundan sonra Cebrail elimden tuttu; beni Mekke’nin dışında bir yere götürdü. Gördüm ki: Mikâil, İsrafil ve Azrail de oradalar. Her birinin yanında yetmiş bin melek saf olmuş duruyor. Beni gördükleri zaman, tam manası ile tazim ve saygı duruşuna geçtiler. Ben de onlara selâm verdim. Selâmım üzerine, Yüce Hakkın sonsuz nimeti ile müjdelediler.

Bundan sonra, Cebrail bana şöyle dedi:

— Ey Allah’ın Resulü, size cennetten Burak getirdim. Binin; me-le-i âlâ teşrifinizi bekler.

Bakınca Burak’ı gördm. Güneş gibi aydınlığı vardı. Yıldırım hızı ile yürüyordu. Ayağını yerden kaldırdığı zaman, gözünün iliştiği yere basıyordu. Ayrıca, o Burak’ın yanında iki kanadı vardı; dilediği zaman, onlar vasıtası ile havada uçuyordu.»

Âlimler Burak’ı şöyle anlattılar:

— Cüssesi katırdan küçük; merkepten büyük. Anlaşılır biçimde, fasih Arapça konuşur. Yüce Hak, onun her azasını bir başka cevherden yaratmıştır. Tırnaklan mercandan, ayakları altındandı. Göğsü kırmıza yakuttan, sırtı inciden. İki yanında kırmızı yakuttan kanatları var. Kuyruğu deve kuyruğuna benzer. Başka rivayette: Tavusku-şu kuyruğuna benzer. Son derece süslü idi. Yelesi at yelesine, ayakları da deve ayağına benzerdi. Üzerinde cennet eğeri vardı. Üzengileri kırmızı yakuttan ve cevherdendi.

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim: —«Bundan sonra, Cebrail Burak’ın üzengisini tutup bana:

— Bin.

Dedi. Binmek istediğim zaman, Burak serkeşlik etti. Bunun üzerine Cebrail ona hitaben şöyle dedi:

—: Ey Burak, utanmaz mısın?. Nasıl böyle şaşırtıcı küstahlık edersin?. Şanı yüce nimeti her şeye şamil kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, sana bundan daha faziletli ve bundan daha aziz kimse binemez.

Cebrail’in bu sözü üzerine, Burak çok utandı ve titredi. İri iri ter damlaları dökmeye başladı ve şöyle dedi:

— Ey Cebrail, hacetim vardır; arz etmek isterim. Bu hacetimin yerince gelmesine vesile olsun diye öyle ettim; yoksa kaçındığımdan değildir. Siz beni çok utandırdınız.»

Bundan sonra, Resulüllah S.A.V efendimiz Burak’a sorar, Burak da anlatır:

— «Muradın nedir?. Söyle; yerine gelsin.

— Ya Resulellah, ben sana ezelden aşıkım. Nice yıldır aşkınla perişan ve mahzun bir halde idim. Allah’a hamd olsun; şimdi cemalinizin nurunu gördüm. Güzel kokunuzu da kokladım. Şimdi, aşkım bin

kat daha arttı. Kıyamet günü, pak zatınız kabr-i latifinizden kalktığınız zaman mahşere bürak ile geleceksiniz. Ricam, niyazım ve hacetim budur ki: O günde benden başkasına binmeyesiniz. Bana binmek ile, beni mesrur ve pürnur edesiniz.»

Resulüllah S.A.V efendimiz anlatmaya devam edip şöyle buyurdu:

—«Burak’ın o dileğini kabul ettim. O gün, yine ona binmeyi vaad ettim.»

Fahr-i Kâinat ve zübde-i mevcudat Resulüllah S.A. efendimiz, kıyamet günü mahşer yerine Bürak ile teşrif edeceğini, Burak’tan duyunca, ümmetinin halleri hatır-ı şerifine gelip mahzun oldu; düşünceye daldı.

Resulüllah S.A.V efendimizin bu hali üzerine; gizliyi saklıyı bilen, şanı yüce, ihsanı bol, kendisinden başka ilâh olmayan Allah Cebrail’e hitaben şöyle buyurdu:

—«Habibime sor; böyle durgunlaşmasına sebep nedir?.»

Cebrail, Resulüllah S.A. efendimize durumu sorunca, şöyle anlatır:

—«Ben, bu çeşit izzet ikram gördüm. Kıyamet günü yine Burak’a binip geleceğimi işittim. Hatırıma şu geldi: Kıyamet günü olduğu zaman; zaif, kusur dolu, günahkâr olan ümmetimin halleri nice olur?. Elli bin yıl arasat meydanında yaya yürüyecekler. Bunca günahlarını çekerek gidecekler. Sırat üç bin yıllık yoldur. O üç bin yıllık yolu nasıl geçerler?.»

Resulüllah S.A.V efendimiz anlatıyor:

—«Yukarıda anlatıldığı gibi dediğim zaman, bana ilâhî ferman şöyle geldi:

— Her kime ki, benim inayetim olur; sana gönderdiğim Bürak gibi, ona da gönderirim. Onların kabirlerine tek tek bürak yollarım. Mahşere süvari olarak getiririm. Sıratı, binek üstünde kolaylıkla geçiririm. Elli bin yıllık vakti bir an gibi yaparım.

Ve., senin ümmetine, lütuf, kerem ve ihsan muamelem bu şekil-de olacaktır..

Hatırını hoş tut.»

Nitekim, bu manada şu âyet-i kerime vardır:

—«Rahman’a varacak müttakileri, o gün, süvari olarak hasredeceğiz.» (19/85)

Resulüllah S.A.V efendimiz devam buyuruyor:

—«Yüce Hak’tan gelen kerem vaadine, lütuf ve ihsana sevindim; Burak’a binip oturdum.

Cebrail, sağ üzengi tarafımda yetmiş bin melekle; Mikâil sol üzengi tarafımda yetmiş bin melekle durdu. O meleklerden her birinin elinde nurdan şamdan vardı.

İsrafil arkamda yetmiş bin melekle duruyordu; Burak’ın üzerine örtülen örtüyü omuzunda taşıyordu. Onun ululuğundan hicab edip Burak’ımın örtüsünü taşımasından Ötürü özür diledim; bana şöyle dedi:

— Ya Resulellah, ben bu gece sizin bu örtünüzü taşımak için nice bin senedir ibadet edip ricada bulundum. Sübhan olan Yüce Hak ricamı kabul buyurup muradıma nail eyledi.

— Ne sebeple rica ettin?.

Diye sordum; İsrafil şöyle anlattı:

— Arş altında nice bin sene ibadet ettim.

— Ne istiyorsun?. Dileğin makbul olmuştur. Diye bir hitap geldi; cevabında şöyle dedim:

— Ya Rabbi, günahkâr ümmetlerin şefaatçisi kıyamet gününün sultanı ki, kendi ismini onun ismi ile beraber arşın gözüne yazmışsın; o vücuda geldiği vakit bir saat onun hizmetinde olmak isterim.

Bu dileğim üzerine, Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Dileğini kabul ettim. Onun için bir gece olacaktır; o gece: Ona yakınlığımı müyesser edeceğim. Yer noktasından, ulvî âlemime getireceğim Hazinelerimin kapısını şühud anahtarımla ona açacağım. Onu Mekke’den Beyt-i Makdis’e varıncaya kadar yürüteceğim. O zaman, Beyt-i Makdis’e kadar onun bineğinin eğeraltı örtüsünü taşıma şerefine nail olursun.»

Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle devam buyurdu:

—«O gece Burak’ın ayağı yere değmedi. Mekke-i Mükerreme’den Mescid-i Aksa’ya kadar cennet dibaları serilmişti. Burak, hep o dibalar üzerinden geçip gitti.

Böylece giderken, karşıma bir ifrit çıktı; ağzından ateşler saçarak, bana doğru yöneldi.

O zaman Cebrail bana şöyle dedi:

— Ya Resulellah, sana birkaç cümle öğreteyim; onları oku. Bu ifritin ateşi söner; kendisi yok olur.

— Olur; öğret. Deyince, şu duayı öğretti:

— Kerim Allah’ın zatına sığınırım. Bu sığınmamı onun bütün kelimeleri ile yaparım; o kelimelerden öteye ne iyi geçebilir, ne de kötü..

Semadan inenlerin, semaya yükselenlerin ve semadan çıkanların şerrinden sığınırım.

Gecenin ve gündüzün fitnelerinden sığınırım.

Hayır için gelen hariç; gece ve gündüz beliyyelerinden sığınırım.

Ya Rahman!.

Bu duayı okuyunca, o ifritin ateşi söndü; kendisi kaybolup gitti.

Bu sırada, sağımdan bir seda geldi:

— Ya Muhammed, azıcık dur; biraz eğlen. Sana soracaklarım var. Üç defa böyle nida etti; ama ona iltifat etmedim. Geçtim. Solumdan da üç defa ses geldi:

— Ya Muhammed, azıcık dur. Sana soracaklarım var. Bunu da dinlemeden geçtim.

Bir kadın gördüm; kendisini gayetle bezemişti. Güzel elbiseler giyip süslenmişti. Yakınına gittiğim zaman, gördüm ki, çok kocamış bir kadındır. Bu da bana üç kere:

— Dur.

Diye seslendi. Buna da itibar etmeden geçip gittim.

Önümde bir ihtiyar gördüm. Asaya dayanmıştı. Tir tir titriyordu. Bana üç kere:

— Azıcık dur, eğlen; halime bak da acı. Cemalini göreyim; sana soracağım var.

Ben,,bunu da hiç dinlemedim; geçtim.

Bundan sonra, taze bir yiğit gördüm. Gayet güzeldi. Yüzünde nur parlıyordu. Bana:

— Dur ya Muhammed, sana soracaklarım var.

Deyince, Burak durdu. Ona selâm verdim. Selâmımı aldıktan sonra şöyle dedi:

— Sana müjde. Hayrın cümlesi ancak sende ve senin ümmetin-dedir.

Onun bu sözüne karşılık; sena ettim:

— Allah’a hamd olsun.

Dedim. Cebrail dahi, benimle beraber:

— Allah’a hamd olsun. Dedi.

Bundan sonra, gördüklerim için Cebrail’e:

— Bunlar kimlerdir?. Diye sordum; şöyle anlattı:

— Sağ tarafınızdan gelen seda Yahudi sedası idi, Eğer dursaydı-nız; sizden sonra ümmetiniz Yahudilerin kahrı altında hor ve hakir olurlardı.

Sol tarafınızdan gelen seda Nasara’nın sedası idi. Eğer dursaydı-nız; sizden sonra ümmetinize Nasara kavmi üstün gelirdi. Bunların kahrı altında kalırdı.

O kadın da dünya idi. Kendisine sahip olacaklara öyle süslü görünür. Güzel elbiselerle, türlü zinetlerle insanları aldattığına işaret vardır. Onun kocamış olması da, kıyametin yakın olduğuna işarettir. Onun sözüne dursaydınız, tümden ümmetiniz, dünyaya karşı haris olur; dünyaya taparlardı.

O kocamış kimse ise, lain Şeytandı. Sizin çok merhametli olduğunuzu biliyordu. O göründüğü halle sizi aldatmak istedi. Sizi durdurmak için, hile etti. Eğer sözüne kanıp dursaydınız, ümmetiniz son

demlerine kadar; onun hilesinden kurtulamazdı. Çoğunu bastırıp üstün gelirdi.

O taze yiğit ise, islâm dini idi; durdunuz. Sizden sonra ümmetiniz, tüm düşmanların mekrinden emin olarak, İslâm dininde sabit kalacaklardır.

Sizin hatırınıza şöyle geldi:

— Gece sahraya çıkan ümmetime cin tayfası zarar vermek isterse, halleri nice olur?. Acaba, benden sonra ümmetimin hali nice olur?

Gibi fikirler geldi. Gaybı ye şehadeti, gizliyi ve saklıyı bilen Yüce Allah o ifriti gösterdi. Ondan kurtuluş çaresini öğretti. Ve sizden sonra, dininize hiç bir din üstün gelmeyecektir. Dininiz cümle dinlere galib olacaktır. Yahudi ve Nasara ümmetinizin kahrı altında kalacaktır. Ümmetin, şeriatına göre amel edecektir. Şeytanın mekrinden âhir ömürlerinde emin olacaklardır; selâmet bulacaklardır. Ümmetin İslâm dini üzerine kıyamete kadar sabit kalacaktır.

İşte gördüklerinle bütün bu manalara Allah-ü Taâlâ işaret etti. Sizi ayıktınp, endişe ve efkârdan halâs eyledi.

Bütün bunları Cebrail bana anlattı.

Bundan sonra, hurma ağaçlan çok olan bir yere vardık. Cebrail bana:

— İn, burada namaz kıl.

Dedi. indim; orada namaz kıldım. Cebrail bana sordu:

— Bu namaz kıldığın yeri bilir misin?.

— Bilmem. Deyince şöyle söyledi:

— Burası Tayyibe’dir. (Tayyibe, Medine-i Münevvere isimlerin-dendir.) Yakında siz, buraya hicret edeceksiniz.

Bundan sonra, beyaz bir yere geldik. Cebrail yine:

— İn, burada namaz kıl.

Dedi. İndim, burada da namaz kıldım. Cebrail bana sordu:

— Nerede namaz kıldığını biliyor musun?.

— Bilmiyorum. Deyince şöyle anlattı:

— Burası, Medyen’de Musa’nın a.s. ağacının altıdır. Devamla şöyle anlattı:

— Musa’yı a.s. Firavun öldürmek istediği zaman, kaçtı; Medyen’e geldi. Medyen’in dışındaki bir sudan, çobanların koyunlarını suladığını gördü. Yine gördü ki: İki kız, o çobanlardan uzak bir yerde duruyorlar; koyunlarını sulamak için çobanların gitmesini bekliyorlar. Musa a.s. o kızların haline acıdı. Yanlarına vardı; hallerini sordu; durumu öğrendi. Bundan sonra, kendi yorgunluğuna bakmadan,-içinden:

— Bu işte büyük bir ecir vardır.

Diyerek, o kızların koyunlarını suladı; sonra, bir ağaç altına gelip ibadet eyledi. İşte bu ağaç, o ağaçtır. Ki: Onun altında namaz kıldın.

Burayı geçtikten sonra, başka bir yere geldik; Cebrail şöyle dedi:

— İn, burada namaz kıl.

inip namazımı kıldıktan sonra, Cebrail sordu:

— Bu namaz kıldığın yer neresidir? Biliyor musun?

— Bilmiyorum. Deyince şöyle anlattı:

— Burası Tur-u Sina’dır. Yüce Hakkın, Musa’yı a.s. kelâm ve mü-nacaat nimetine erdirip şereflendirdiği yerdir.

Sonra, bir başka yere vardık; burada bir köşk gördüm. Yine Cebrail bana:

— Burada da in; namaz kıl. Burası,. İsa’nın a.s. doğduğu köydür. Dedi. İndim namaz kıldım. Burada bir cemaat gördüm; ekin ekiyorlardı. Ektikleri anda, bir tanesinden yediyüz tane hâsıl oluyordu.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, Allah yolunda mallarını harcayan ümmetlerindir.

Bir başka cemaat daha gördüm: Melekler onların başını taşla eziyordu; yine yerine geliyordu. Yine eziyorlardı; tekrar o ezilen başlar bütün oluyordu. O kimseler bu şekilde azap olunuyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, senin ümmetinden namazı terk edenlerdir. Bir de, rü-kûdan kalkarken, secdeden kalkarken; başlarını tam doğrultmayıp rükûu ve secdeleri birbirine karıştırarak namazı düzensiz tertipsiz -kılanlardır.

Bu arada bir cemaat daha gördüm; aç ve çıplak halde idiler. Çevrelerinde atehten otlar bitmişti. Melekler, onları hayvan güder gibi, o ateşten otları yemeğe sürüyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

– Bunlar, ümmetinden mallarının zekâtını vermeyenlerdir. Fakirlere, zaiflere, çaresizlere, yetimlere, dul kadınlara merhamet etmeyenlerdir.

Bir cemaat daha gördüm: Yanlarında nefisten daha nefis yemekler duruyordu. Bir tarflarında da kokmuş, murdar olmuş et duruyordu. Ama o enfes yemeklerden yemiyor; hatta dönüp bakmıyor; o kokmuş murdar etten yiyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar erkek ve dişi ümmetlerindir. Yanlarında helâlinden kadını dururken; haram olan zina ye benzeri günalharı irtikâb edenlerdir.

Bundan sonra bazı adamlar gördüm; odun yığmışlardı. O odunları kaldırmak istiyorlar; ama kaldıramıyorlardı. Tekrar üzerine odun getirip koyuyorlardı; kaldırmak istiyorlardı. Ama kaldırmaya güçleri yetmiyordu. Tekrar üzerine odun koyuyorlardı ve böylelikle odunları artırmaya gayret edip çalışıyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, senin ümmetin içinde dünyaya düşkün olanlardır. Mallarını yiyip bitirmeye güçleri yetmezken, kanaat etmeyip çokça yığmaya çalışırlar. Dünyaya ve dünya malına mahabbet edip artırmak için gayretle çalışıyorlar.

Bundan sonra, koca bir taş gördüm; küçük bir deliği vardı. O delikten bir yılan çıktı; büyüdü. Döndü, yine o deliğe girmek istedi. O deliğe sığmadı; şaşkın şaşkın taşın çevresinde dönmeye başladı.

— Bu nedir?.

Dediğim zaman, Cebrail şöyle anlattı:

— O taş, ümmetin gövdelerine misaldir. O küçük delik ise, ağızlarıdır, O yılan ise., yalan, fuhuş, haram ve gıybet olarak söyledikleri kelâmlarıdır. Ağızlarından çıktıktan sonra, o kelâmları yutmak müm kün olmaz. Hatta, o kelâmlarından dolayı, dünyada ve âhirette ceza görür; azar işitir; hesaba çekilirler. Ümmetine söyle: Ağızlarını kötü söz, haram ve dil afeti sözlerden tamamen korusunlar. Böyle etsinler ki, selâmet bulalar.

Bundan sonra, bir şahıs gördüm; kuyudan su çekiyordu. Zahmetlerle kovayı kuyunun ağzına getirdiği zaman, içinde hiç su bulamıyordu. Zahmetten başka eline bir şey geçmiyordu. Bunun durumunu da sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Amellerini Allah için halis etmeyip riyakârlık edenlerdir. Dünyada zahmet çekip amel işlerler; ama riya ile. Âhirette, bu amellerinden ötürü, kendilerine hiç bir sevap verilmez. Hatta azaba uğrarlar.

Bunlardan başka bir kavim daha gördüm; sırtlarında çokça yükleri vardı. Üzerlerindeki yükü dahi taşımaya güçleri olmadığı halde; halka:

— Üzerimize yük vurun. Diye teklif ediyorlardı.

– Bunlar kimlerdir?. Diyerek sordum; Cebrail şöyle anlattı.

— Bunlar, insanların bıraktığı emanete hiyanet edenlerdir. Boyunlarında bu kadar yük varken, durmadan zulüm yollu halktan alınacak mal taleb ederler..

Bundan başka bir kavim daha gördüm; dudakları ve dilleri uzayıp sarkmıştı. Onlann uzayıp sarkan dillerini ve dudaklarını, melekler ateşten makaslarla kesiyorlardı. Kesildikçe, onların dilleri ve dudakları yine uzuyor; sarkıyordu. Melekler de yine önceki gibi ateşten makaslarla kesiyordu.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetin içinden çıkıp insanları beğlere ve padişahlara gammazlayan kimselerdir. Yalanlarım tasdik ettirip onları yapacakları zulümden almak şöyle dursun; bu yolda müdahene edenlerdir.

Bir cemaat daha gördüm; melekler, bunların etlerini kesiyor; kendilerine veriyor ve:

— Yiyin..

Diye emrediyorlardı. Onlar iğrenip yemek istemedikçe, melekler onları dövüyor ve zorla:

— Yiyin.. Deyip yediriyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetin içinde insanların gıybetini edenlerdir. Bundan sonra, bir kavim gördüm; yüzleri siyah, gözleri mavi idi.

Alt dudakları ayaklarına inmişti; üst dudakları da alınlarına bitiş mişti. Ağızlarından kan ve irin akıyordu. Bir ellerinde ateşten şişe var; bir ellerinde de ateşten kadeh.. Ağızlarından akan kan ve irin şişe içine girip kaynıyor. Melekler de onlara:

— îçin..

Diye zorluyordu. Kadehleri doldurup içmek istedikleri zaman, onun kaynar şiddetinden, murdar kokusunun kötülüğünden, dayanamayıp himar gibi bağınyorlardı. O melekler ise, onları dövüyor, zorluyor ve içiriyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar şarab içenlerdir.

Bunlardan başka bir kavim daha gördüm; dilleri enselerinden çıkmış, suretleri domuz suretini almıştı. Altlarından ve üstlerinden onları azap sarmıştı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetinden yalan yere şahidlik edenlerdir. Hakkı iptal edip Allah’ın kullarına zulüm edenlerdir.

Bunlardan başka bir güruh gördüm. Karınları şişip aşağı sarkmıştı. Ellerine ve ayaklarına köstek vurmuşlardı. Ayağa kalkmak istedik leri zaman, karınlarının büyüklüğünden kalkamıyor; yere yıkılıyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar faiz alanlar ve insanların mallarını zulüm yollu yiyenlerdir. Yani: Ümmetin arasında.

Bundan sonra, bir kısım kadınlara rasladım. Bunların yüzleri kara olmuş; vücutlarına ateşten elbiseler giydirmişlerdi. Ateşten topuzlarla melekler onlara vuruyorlardı. Köpekler gibi de uluyorlardı.

Bunların kimler olduğunu sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar öyle kadınlardır ki, zina eder ve kocalarına eza cefa ederler.

Bunlardan başka birtakım kimseleri gördüm ki, bunları ateşten bıçaklarla boğazlıyorlardı. Tekrar diriliyorlar, tekrar boğazlıyorlardı Daima böyle bir azab ediliyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetinden haksız yere adam öldürenlerdir.

Bunlardan başka bir zümre daha gördüm ki; havada asılı duruyorlardı. Kulaklarından, burunlarından ve ağızlarından ateşler çıkıyordu. Her birine şiddetli sert iki melek verilmişti. Her meleğin elinde yetmiş budaklı ateşten sopa vardı. Bu sopa ile, daima ve hiç durmadan o taifeye azab ediyorlardı. Şu -manalı- teşbihi okuyorlardı:

— Kadir Muktedir, Allah sübhandır. Düşmanlarından intikam alan Allah sübahandır. Yüce sultan Allah sübhandır.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum, Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, dilleri ile iman izhar edip kalbleri küfür ve nifak dolu olan münafıklardır.

Bundan sonra, bir bölük kavme rasladım. Gördüm ki: Bu taife ateşten bir vadide hapsolmuşlar; ateş bunları yakıyor. Ama tekrar tazeleniyorlar; yani: Vücutları yerine geliyor, yine ateş yakıyor. Böylece azab olunuyorlar.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar analarına, babalarına itaat ve tazim etmeyip asi ve karşı gelen kimselerdir.

Bundan sonra bir bölük kavme daha rasladım. Bunlar göğüsleri üzerine ateşten tabaklar koymuşlar; melekler de onlara sopalarla vurup azab ediyorlar.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetinden saz çalıp halka name söyleyip mutriplik edenlerdir.

Bundan sonra, korkunç bir gürültü işittim.

— Bu gürültü nedir?.

Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı:

— Cehennemin kenarından bir taş içine düştü. Üç bin yıldır, aşağı doğru gidiyordu; şimdi dibine vardı. Onun gürültüsü.»

Bu taş üzerine şöyle beyan olundu’

— Adam başı kadar bir taşı dünya semasından salıversen; yirmi dört saatte yere iner. Halbuki bu mesafe beş yüz yıllık yoldur. Bundan düşün ki, adam başı kadar taş yirmi dört saatte beş yüz yıllık yol alınca; o büyük taş üç bin yılda nekadar yıllık yol alır?. Bunu düşünüp cehennemin derinliği nekadardır anla. Buna göre de, cehennemden Yüce Hakka sığın.

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim: —«Bundan sonra bir başka vadiye vardım; buradan kötü kokular ve sevimsiz sesler geliyordu.

— Bu ne kokudur?.

Dedim: Cebrail bana şöyle anlattı:

—- Cehennemin kokusudur. Hele dinle, ne söylüyor.

Dinledim cehennem şöyle diyordu:

— Ey benim Rabbım, bana söz verdiğin kullarını gönder. Benim zincirlerim, dikenlerim, bukağılarım, zekkumlarım, kızgın sularım,

irinlerim ve daha başka azaplarım; ayrıca yılanlarım ve akreplerim gayet çoğaldı. Derinliğim gayet derin oldu. Artık bana vaad ettiğin kullarını gönder türlü azaplarla onlara azap edeyim. Onun bu dileğine karşılık Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Ey cehennem, bu işleri sana bırakacağım. Bana şirk koşan herkesi, beni ve peygamberlerimi inkâr eden kâfirleri, habis olanların her erkek ve dişisini, zalim olup kıyamete iman etmeyenleri sana atacağım.

Yüce Hakkın bu vaadine cehennem razı oldu ve şöyle dedi:

— Razı oldum ya Rabbi.

Bundan sonra bir vadiye vardım. Burnuma güzel kokular geJdi.

— Bu güzel kokular nedir?.

Diye sordum, Cebrail bana şöyle anlattı:

— Burada Firavundun karısını keseleyen kadının ve kızlarının kabri vardır. Buraya cennet yemişleri gelmiştir. Bu güzel koku o cennet yemişlerinin kokusudur.

Bu keseci kadının hikâyesi şöyledir:

— O keseci kadın, Musa’ya a.s. gizlice iman getirmişti. İmanını daima gizler; hiç duyurmazdı.

Her zaman olduğu gibi bir gün, Firavun’un kızının saçlarım altın tarakla tarıyordu. Tarak elinden düştü: eğilip alırken yavaşça:

— Bismillah. (Allah’ın adı ile..)

Diyerek tarağı aldı. Ama, ağzından çıkan bu ses açıktan çıktı ve ne dediği belli oldu. Firavun’un kızı onun dediğini işitince; şöyle sordu:

— Allah..

Diye andığın babam mıdır?.

Ama, o keseci kadın artık imanını gizlemeden şöyle anlattı:

— O andığım şanı büyük Allah’tır. Benim, senin, babanın Rabbı ve halikıdır. Öyle yüce Haktır ki, nimeti her yana yaygındır; ondan başka ilâh yoktur.

Onun böyle demesine karşılık Firavun’un kızı şöyle dedi:

— Senin babamdan başka Rabbın var mıdır?. Keseci kadın şöyle anlattı:

— Senin baban mahluktur. Benim Rabbım senin babanı ve cümle mahlukatı yaratan “tek yaratıcıdır. Daimî varlıktır; evveli ve âhiri yoktur.

Kız şöyle dedi:

— Şimdi babama haber vereyim mi ki, sana ceza versin?. Korkmuyor musun?.

Keseci kadın, kızın bu sözüne karşı şöyle dedi:

Haber ver, ne yapmaya gücü yetiyorsa yapsın. Bundan sonra kız gelip babasına haber verdi. Firavun o keseci kadını getirtip şöyle sordu:

— Senin benden başka rabbın var mıdır?. Keseci kadın şu cevabı verdi:

– Evet vardır. Seni yaratan ve sana bunca nimetleri veren Alemlerin Rabbıdır!.

Firavun, keseci kadına öfkelendi ve şöyle dedi:

— Tez bana secde et. Ve bana:

— Rabbım’sın.

De… Yoksa seni, şimdi şiddetli azab ile azaba sokar ve helak ederim.

Keseci kadın Firavun’un o sözüne karşılık şöyle dedi:

— Ne türlü azab etmek istersen et. Benin azabın dünya azabıdır. Ölür, kurtulurum. Rabbımın nimetine ve lutf u keremine mazhar olurum. Ben hak dinimden dönmem. Bin canım olsa dahi, hepsini dinimin yolunda feda ederim.

Bundan sonra, Firavun o kadının kocasını ve çocuklarını getirtti; tekrar tekrar zorladı ve şöyle dedi:

— Dininizden dönün, yoksa hepinizi öldürürüm.

Daha başka tehditler de savurdu; korkutmaya çalıştı. Ama o keseci kadın ve kocası hiç korkmadılar; şöyle dediler:

— Biz, dinimizde sabit kalacağız. Sen ne çeşit azab etmek istersen et.

Bundan sonra Firavun, bir büyük kazan içine su doldurttu. Altına da ateş -yaktırdı. Su şiddetle kaynamaya başladı. Emir verdi: Keseci kadının ve kocasının çocuklarını ellerini ve ayaklarını bağlattı Sonra onlara hitaben, şöyle dedi:

— Şimdi bana tapın. Yoksa cümlenizi kazanın içine atar; öldü rürüm.

Şu cevabı verdiler:

— Bildiğinden geri kalma, hemen kazanın içine at.

Firavun emir verdi; önce kocasını o kaynar kazanın içine attılar; haşlanıp öldü. Bundan sonra, çocuklarını peş peşe kazana attırıp öldürdü. Kadının yeni doğan bir çocuğu vardı; en sona onu bıraktı. Çocuğunu getirtti ve kadına şöyle dedi:

— Bana tapacak mısın?. Yoksa bunu da atayım mı?.

Keseci kadın bunun üzerine bir ah çekti; içinden şöyle geçirdi:

— Kalbimde imanımı gizleyeyim. Firavun’u dil ucu ile aldatayım. Yeter ki, bu masum kurtulsun.

îşte bu anda, Vahid Ferd Samed Yüce Hak o çocuğa konuşma ihsan eyledi; söylemeye başladı.

Bu şekilde sabi iken konuşan on bir çocuk vardır; onların biri de budur.

Şöyle konuştu:

— Anacığım, sabret; bırak beni de ateşe atsınlar. Bizim için cennet hazırlandı. Çünkü, sen hak üzeresin; Firavun da batıl üzeredir. Bir nefes sabret; bu fani âlemden halâs olur; ebedî nimete ve sonsuz zevke vâsıl oluruz.

Firavun o çocuğun söylediğini işitince:

— Tez kazana atın.

Dedi; o masumu da kazana attırdı.

Bunun üzerine o keseci kadın, Firavun’a hitaben şöyle dedi:

— Bunca zamandır kızının saçlarını tararım. Sende hakkım vardır; bunun için senden bir dilekte bulunacağım, kabul eyle.

Firavun sordu:

— Ne istersin?.

Keseci kadın şöyle anlattı:

— Acele olarak beni de kazana atın. Bundan sonra bir çukur kazın. Beni ve kocamı, çocuklarımı hepimizi o çukura doldurun; üzerimizi toprakla örtün. Bizi, birbirimizden ayırma.

Keseci kadının bu dileğini Firavun kabul edip onu da kazana attırdı.

Sonra, bir çukur kazdırdı. Hepsini o çukura doldurdu.

Daha topraklan üzerine tamamen örtülmeden, Gani Kerim Rahman ve Rahim olan Yüce Allah ki, onun nimeti her şeye şamildir ve kendisinden başka ilâh yoktur; cennat-ı aliyattan tabaklar içinde türlü yemişler ve hediyeler gönderdi. Rahmet çeşidi ile onları lütfuna mazhar eyledi, işte bu güzel kokular, o yemişlerin kokularıdır.

Bundan sonra bir vadiye vardım; orada latif rüzgâr esiyor ve güzel kokular geliyordu. Gayet tatlı sesler duyuluyordu. Sordum:

— Bu sesler neyin sesidir?. Ve ne söylüyorlar?. Bu latif rüzgâr ve güzel kokular .neyin kokusudur?.

Cebrail şöyle anlattı:

— Cennetin rüzgârı ve kokusudur. Hele dinleyin; neler söylüyor, anlarsınız.

Dinledim; cennet şöyle diyordu:

— Ey benim Rabbım, bana vaad ettiğin kullarını gönder. Köşklerim, kalın ve ince dibalarım, ipeklilerim, döşemelerim, incilerim, cevherlerim, altınlarım, gümüşlerim, misklerim, anberlerim, yaygılarım, ibriklerim, kâselerim ve çeşit çeşit yemişlerim, bal, süt, şarap, su ırmaklarım, hurî, gılman, vildanlarım ve hesaba gelmeyen nimetlerim gayet çoğaldı. Vaad alan kullarını gönder ki türlü nimetlerinle nimet-lendirip ikramınla ikram edeyim. Türlü türlü lütuflarınla muazzez ve muhterem edeyim.

Cennetin bu dileğine karşılık Yüce Hakkın şu güzel hitabı geldi:

— Ey Cennet, istediklerini sana göndereceğim. Bana iman getirip tevhid eden, resullerime inanıp tasdik eden, yararlı amel işleyip bana şirk koşmayan, erkek ve kadınları sana göndereceğim. Her kim benden ve azabımdan korkarsa, gerçekten ben onu azabımdan emin ederim. Her kim, muradını, maksudunu, hacetini bana tazarru ve niyazla açarsa., onun hacetini kabul ederim; muradını ve maksudunu veririm. Her kim bana borç verirse., (borçtan murad: Allah rızası için fakirlere çaresizlere, muhtaçlara verilen sadakalar ve Hak yolunda hayır için harcanan mallardır) ona kat kat mükâfat veririm. Her kim işlerini bana bırakır; cümle işlerini bana ısmarlayıp tevekkül ederse; onun bütün işlerine yeterim. Allah, ancak benim: benden başka ilâh yoktur. Ben, cümle vaadimi yerine getiririm. Vaadimden dönmek olmaz. Gerçek şu ki: Bütün müminler felah bulmuşlardır. Yaratıcı olarak da en güzel Allah’ın şanı pek yücedir. Bu güzel hitab üzerine cennet şöyle dedi:

— Razı oldum, ya Rabbi.»

Ve.. Resulüllah S.A.V efendimiz, Mescid-i Aksa’ya varıncaya kadar nice nice acaip işler gördü. Ancak, meşhur olanlar bu kadardır; dolayısı ile bu kadarla yetiniyoruz.

Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle devam buyurdu:

—«Bundan sonra Beyt-i Makdis’e gittik. Gördüm ki semadan melekler nazil olmuşlar. Onlar beni karşıladılar ve izzet sahibi Rabbım dan bana türlü türlü ikram ve nice nice nimetlerin müjdesini verdiler.

Beni şöyle diyerek selâmladılar:

— Selâm sana ey evvel, selâm sana ey âhir, selâm sana ey Hâ şir..

Bu deyişle bana saygılar sundular. Cebrail’e dedim ki:

— Bu meleklerin bana yaptığı saygı selâm ne biçim bir saygıdır?. Evvel, Âhir, Haşir Âlemlerin Rabbı Allah’tır.

Cebrail şöyle anlattı:

— Ya Resulellah, kıyamet günü herkesten evvel sizin ve ümmetinizin kabri yarılacaktır. Bu manada size:

— Ey Haşir.

Dediler. O gün, en evvel siz şefaat edeceksiniz; en evvel makbul olacak şefaat da sizin şefaatmızdır. Bu manada size:

— Ey Evvel.

Dediler. Dünya âleminde siz cümle peygamberlerin âhirisiniz, ümmetiniz de cümle ümmetlerin âhiridir. Bu manada size:

— Ey Âhir. Dediler.. Sonra..

Melekleri geçip Mescid-i Aksa’nın kapısına geldim. Burak’tan indim; Cebrail Burak’ı oradaki bir halkaya bağladı. Nebiler ve Resuller, bineklerini o halkaya bağlarlardı.

Nebiler ve resuller beni karşılayıp tazim ve tekrimde bulundular.»

Nebilerin ve resullerin, Resulüllah S.A.V efendimizi karşılaması hakkında iki rivayet vardır.

Biri şöyledir:

— Yüce Hak, peygamberleri habibi Resulüllah S.A. efendimizi tazimle karşılamaları için diriltti; onlar, cesetleri ile hazır oldular.

Ancak, meşhur ve zahir olan rivayet odur ki: Onlar latif ruhları ile hazır oldular.

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim: —«Onları gayet muazzam, mübeccel ve münevver gördüm. Cebrail’e onların kim olduklarını sordum; bana. şöyle anlattı:

— Kardeşlerin, babaların nebiler ve resullerdir. Onlara selâm ver. Onlara selâm verdim; birlikte Mescid-i Aksa’ya girdik. Kamet

okundu. Kendi kendime:

— Acaba kim imam olacak?.

Diye gözlerken, Cebrail elimden tuttu; sonra şöyle dedi:

— Siz öne geçin; imam olun. Çünkü, en faziletli ve en keremli sizsiniz.

Ben..de öne geçtim; cümle nebilere ve resullere imam oldum; iki rekât namaz kıldım.»

Ulema, burada kılınan namaz hakkında çeşitli görüş belirtti.

— Acaba ne şekil bir namazdı?.

Diye.. Na’file namaz olsa, nafile namazı: Cemaatle kılmak meşru’ değildir.

Yatsı namazı olsa., o zaman: Yatsı namazı farz olmamıştı. Kaldı ki; yatsı namazı dört rekâttır.

Bu hususta muhakkik âlimlerin kavli şudur:

— Resulüllah S.A. efendimizin Mescid-i Aksa’da kıldığı namaz; her semada imam olup kıldığı ve Beyt’ül – Mamurda kıldığı namaz; sidre-i müntehada bütün meleklere imam olup kıldığı namaz kendi özellikleri arasındadır. Âlemlerin Rabbı Yüce Allah’ın fermam ile kılmıştır.

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim: —«Namazdan sonra arkamı mihraba, yüzümü de enbiyaya döndürdüm; onlarla konuştum. Her peygamber, kendisine ihsan olunan Rabbanî nimetler dolayısı ile Yüce Rabba sena etti. Ben de, Yüce Hakkın ihsanı, keremi olan üstün nimetlerinden, güzel lütuflanndan ötürü Rabbıma sena ettim.

İbrahim a.s. sena edip şöyle dedi:

— Hamd ü sena o yüceler yücesi, ulu Allah’a ki, beni halil eyledi; bana büyük mülk verdi.

Musa a.s. senasında şöyle dedi:

— Hamd ü sena o yüceler yücesi ulu Allah’a ki, vasıtasız benimle konuştu. Benim elimle Firavun’u ve hempalarını suda boğdurdu, îsrailoğullanna necat, ihsan eyledi. Benim ümmetimden bir kavim kıldı ki, bunlar Hakka hidayet olunur; hakla adalet ederler ve Yüce Hakk’m rızası için amel işlerler.

Bundan sonra Davud a.s. sena etti ve senasında şöyle dedi;

— Hamd ü sena o Yüce Hakkın zatına ki, büyük bir mülkle beni melik eyledi. Bana Zebur kitabım ihsan eyledi. ‘Demiri elimde mum kadar yumuşak eyledi. Dağları ve kuşları bana müsahhar etti. Onlar, benimle teşbih okurlardı.-Bana şeriat ilmi, güzel konuşmak ihsan ve ita eyledi.

Bundan sonra, Davud’un oğlu Süleyman a.s. sena etti ve şöyle dedi:

— Hamd ü sena o Kadir Kayyum Allah’a ki, bana rüzgârları müsahhar eyledi. Cinni ve şeytanları müsahhar eyledi; dilediğimi yaptırdım. Bana kuşların ve hayvanların dillerini bildirdi. Nice kulları üzerine beni faziletli kıldı. Bana öyle büyük bir mülk verdi ki; benden başkası öyle mülke sahib ve nail olmadı, olamaz.

Bundan sonra İsa a.s. sena etti; şöyle dedi:

— Hamd ü sena o Yüce Yaratıcıya kî, Adem’i topraktan yarattığı gibi, beni de babasız ve maddesiz:

— K Ü N (OL.)

Emri ile yarattı. Bana Tevrat’ın ve İncil’in ilmini ve şeriatın ilmim Öğretti. Benim duamla, gözsüzlere göz ve hastalara şifa ihsan eyledi; ölüleri diriltti. Beni ve anamı lain Şeytanın mekrinden emin kıldı. Beni diri olarak semaya çıkardı.

Bundan sonra, onlara şöyle dedim:

— Hepiniz, Âlemlerin Rabbına sena ettiniz; ben de sena edeyim. Ve., başladım:

— Hamd ü sena o Gafur Rahim Gani Kerim Celâl ve îkram sahibi zata ki; beni âlemlere rahmet, bütün insanları sevindiren ve çekindiren resul olarak gönderdi. Bana öyle bir kitap gönderdi ki, onun içinde her şeyin beyanı vardır. Benim ümmetimi cümle ümmetlerden hayırlı kıldı. Benim ümmetimi orta ümmet eyledi. Benim sinemi yardı; benden günahı kaldırdı. Benim zikrimi yüce kıldı. Beni cümle yaratılmışların FATİH’İ ve cümle nebilerin SONUNCUSU eyledi.

Bu senamdan sonra İbrahim a.s. şöyle dedi.

— Bu FATİH’lik ve SONUNCU olmakla cümle nebiler üzerine faziletli kılındınız.»

Makamat rivayetinde şöyle anlatıldı:

— Resulüllah S.A, efendimiz Beyt-i Makdis’e vardığı zaman, bütün nebiler ve resuller kendisini karşılayıp merhabaladılar. Çeşitli Övgülerle övdüler. Üzerine tabak tabak nurlar saçtılar. Burak’ın Önünde, taa, Mescid-i Aksa’ya kadar yürüdüler.

Bundan sonra, Resulüllah S.A. efendimiz Burak’tan indi. Cebrail a.s. Burak’ı bağlayınca, durdular.

Sonra, Resulüllah S.A.V efendimize hitaben, şöyle dediler:

— Ya Habibellah, mescidin içine önce siz girin. Resulüllah S.A. efendimiz onlara şöyle dedi:

— Siz, benden evvel peygamber gönderildiniz; Öne geçmeye, siz benden daha lâyıksınız. Onun için siz önce giriniz.

Bunun üzerine, şanı yüce izzet sahibi Rabb’m şu hitabı geldi:

— Ey Habibim, insanları davet için bu vücud âlemine cümleden sonra teşrif edip risaletle ayrı bir mevki kazandın. Ama ketm-i ademde vücud bulan cümleden evvel ve kıdemli olan sensin. Onların hepsi senin nurundan yaratıldı. Önce içeri girmeye sen daha lâyıksın. Sen gir.

Bu hitab üzerine, Resulüllah S.A.V efendimiz, Cebrail ile beraber içeri girdi. Sonra, nebiler ve resuller içeri girdiler.

Bundan sonra, Cebrail ezan okuyup kamet getirdi.

Resulüllah S.A. efendimiz imam oldu. Nebiler, resuller ve hazır olan mukarreb melekler Resulüllah S.A. efendimize uyup iki rekat, namaz kıldılar.

Bundan sonrasını Resulüllah S.A. efendimizden dinleyelim: —«Namazı bitirdikten sonra, sırrıma hitab, derunuma ilham olundu:

— Şimdi dua vaktidir; ümmetine dua et. diye..

Bunun üzerine, yüce dergâha el açıp tazarru ve niyaza baş ladım. Zaif ümmetimin necat ve selâmetleri, af ve mağfiret olunma ları için dua ettim. Cehennem ateşinden halâs olmalarını taleb ettim. Orada bulunan bütün nebiler, resuller ve hazır olan mukarreb melekler de duama:

— ÂMİN!

Dediler. Tam bu anda kalbime şöyle bir nida geldi:

— Ey Habibim, oturduğun yer, Mescid-i Aksa; gecen, Miraç gecesi; dua eden, senin gibi sanlı peygamber ve Allah’ın sevgilisi; duana:

— ÂMİN!.

Diyenler de, bütün nebiler, resuller, mukarreb melekler; dua ettiğin zat ise., merhametliler merhametlisi, keremliler keremlisi, cüm leyi hidayet nuruna erdiren celâl ve ikram sahibi Allah’tır. Duaların makbul olacağına, ümmetinin günahları bağışlanacağına ve azaptan necat bulacaklarına şüphe yoktur, izzetime, celâlime yemin ederim ki, onlara rahmetimi ihsan eyledim. Cemalimi müşahede ile müşerref olmağı onlara hil’at eyledim.»

Allahım, son nefesimizi imanla kapa. Seni görmeyi bize nasib eyle. Ya Rahim, ya Rahman, peygamberin Muhammed S.A. hürmetine. Âmin! Ya Hannaıı, ya Mennan..

Resulüllah S.A. efendimiz devamla anlatıyor:

—«Bundan sonra, Cebrail dışarı çıktı. (Döndüğü zaman) elinde üç kâse vardı. Bunların birinde süt, birinde şarap, diğerinde de su vardı. Onları bana sundu:

— Bunlardan birini seçip için.

Deyince, ben sütü alıp içtim; ama dibinde biraz kaldı. Cebrail’e kâseyi verdiğim zaman, bana şöyle dedi:

— İslâm fıtratını seçtin.

Sonra hatiften bana bir seda geldi:

— Ya Muhammed, kâsedeki sütü tamamen içseydin; ümmetinden hiç kimse cehenneme girmeyecekti.

Bunun üzerine Cebrail’e şöyle dedim:

— O kâseyi bana ver; içinde kalan sütü içip bitireyim. Cebrail şöyle dedi:

— Ezelde takdir olunup Umm’ül – Kitab’a yazılan yerini bulur ve buldu ya Resulellah.»

Ulema şöyle anlattı:

— Resulüllah S.A. efendimizin, miraç gecesi Kâbe-i Mükerreme’-den doğruca semaya gitmeyip önce Beyt-i Makdis’e varıp oradan Miraca çıkması babında on yedi fayda vardır.

Biz, burada o on yedi faydayı beyana kalksak uzun olur; ancak biz onlardan ikisini beyanla yetineceğiz.

BİRİNCİSİ:

Resulüllah S.A. efendimiz, semaya doğruca Mekke’den gidip miraç eyleseydi; sonra da bunu ümmetine haber verseydi; bilhassa inad-laşanlan ilzam etmek hem müşkil, hem de zor olurdu. Ama Resulüllah S.A. efendimiz:

— «Önce-Beyt-i Makdis’e vardım; ondan sonra semaya uruc ettim.»

Buyurdu. Resulüllah S.A. efendimiz bu haberi verdiği zaman, inadlaşanlar yine iıkâr etti. Bunun için şöyle dediler:

— Eğer gittihse, Beyt-i Makdis’in, Mescid-i Aksa’nın şeklini ve oluşunu bize haber ver. Biz, daha önce oraya gitmişiz, biliriz. Senin daha önce oraya gitmişliğin yoktur. Eğer durum bizim gördüğümüz gibi ise., bizim gördüğümüze uygun cevap verirsen, biz de inanırız. Bu gece uyanık olarak, Kudüs’e gidişini anlattığını da bilir inanırız.

Resulüllah S.A. efendimiz onların suallerine doğru cevap vermek ve oranın şeklini olduğu gibi anlatmak sureti ile onları ilzam edip susturdu. Miracını böylece isbat eyledi.

Bu durumu biraz daha açalım..

Resulüllah S.A. efendimiz, miraç edişinin ertesi gün; durumu haber verdiği zaman inkâr ettiler. Şöyle dediler:

— Şayet oraya vardınsa Mescid-i Aksa’nın durumunu bize anlat Onların bu teklifi karşısında, Resulüllah S.A. efendimiz mütahayyir oldu. Çünkü, orada nebilerin ve resullerin güzel sohbeti ile müte îezziz olup daldığından; Mescid-i Şerife bakmamıştı. Tam bu anda Cebrail geldi ve şöyle dedi:

— Sübhan olan Yüce Hakkın sana selâmı var. Bana emir verdi; Mescid-i Aksa’yı önünüze getireceğim. Ona bakın; sorduklarına cevap verin.

Ve.. Mescid-i Aksa’yı Resulüllah S.A.V efendimize gösterdi. Allah-ü Taâlâ’nm kudreti ile Mescid-i Aksa’yı karşısında hazır görünce sevindi ve inadlaşanlara:

— «Sorun.»

Buyurdu. Onlar sordukça, Resulüllah S.A.V efendimiz isim ve resim şekli ile haber verdi. Meselâ:

— Direkleri kaç tanedir?

Diye sordular. Resulüllah S.A.V efendimiz, her direği vasfı ile anlattı. Ebru taşı mıdır; mermer midir?.. Vasfına göre bir bir ayarı etti. Her direğin aralığı nekadar ise., onu da anlattı. Bunun üzerine şöyle dediler:

— Oraya gittiğinde şek ve şüphe yoktur. Biz, defalarca gittiğimiz halde, onu bu şekilde anlatmaya gücümüz yetmez.

işte., onlann bu ikrarları ile, kendilerini ilzam edip miracını isbat eyledi.

Evet, din gününün ne olduğunu sana bildiren nedir?

Bir gündür ki o, bir benlik bir başka benlik için hiçbir şeye güç yetiremez. O gün, buyruk yalnız Allah’ındır!

İNFİTAR SURESİ 18-19

GİRİŞ;

O yer ki Beyt-i Makdis’tir; mahşer yeri orası olacaktır. Ruz-ü cezada cümle mahluk o yerin üzerinde toplanacaktır. Bu sebepledir ki, Allah-ü Taâlâ, Habibi, Resulü, cümleden ulu kıldığı Muhammed S.A.V efendimizi pak cesetleri ile oraya getirdi. Mübarek ayaklarını dünya âleminde o yerin üstüne bastırdı. Ta ki: Kıyamet günü olup o yerde cümle mahluk toplanıp haşroldukları zaman; Resulüllah S.A.V efendimizin daha önce, hayat âleminde o yere basması hürmetine, kendisini tasdik eden ümmetine orada durmak kolay gele. O yerin dehşetinden ve şiddetinden emin oiaîar.

O yerin üzerinde bulunan durak elli duraktır; her durakta biner yıl kalınacaktır. Böylece o gün, elli bin yıllık vakit olur.

Resulüllah S.A. efendimizin hürmetine; oralarda ümmetinin durmasını Allah-ü Taâlâ kolay eder. Böylece onlar, o günün cümle dehşetinden ve şiddetinden selâmet bulur, salim olurlar.

Resullerin efendisi, Âlemlerin Rabbı Yüce Allah’ın Habibi ve müttakilerin imamı hürmetine.. Allah-ü Teâlâ ona salât ve selâm eylesin.
Amin!

Tekrar Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına dönelim; şöyle buyurdu:

— «Bundan sonra, Cebrail elimden tuttu; beni dışarı çıkardı. Çıkar çıkmaz bir merdiven gördüm. Bir ucu sahrada, bir ucu da semaya ulaşmış bitişmişti. Bir tarafının direği kırmızı yakuttan, bir tarafının direği de yeşil zümrüttendi. Ortasındaki basamakların biri altından, biri gümüşten, biri inciden ve her basamağı bir başka cevherdendi. Türlü türlü süsler ve bezeklerle bezenmiş beş yüz basamaktı; gayet de güzeldi. Ondan güzel bir şey görmedim.»

O merdiven, meleklerin yoluydu. Semadan yere ve “yerden semaya inip çıkan melekler; o merdivenden inip çıkarlardı. Ölüm meleği Azrail ruhları almak için, o merdivenden teşrif ederdi. Âdemoğulları-nın ruhları da oradan çıkar. Mümin kulun ölümü yaklaştığı zaman, Yüce Hak, o merdiveni gösterir; Azrail’in indiğini görür. O merdiveni seyre dalar; sekerat-ı mevti artık duymaz. Tıpkı, Züleyha’yı ayıplayan kadınlar parmaklarını kestiklerinden haberdar olmadıkları gibi..

Yusuf a.s. ile Züleyha’nın hikâyesi aşağıdadır.

Bazı kadınlar:

— Züleyha, yanındaki genci seviyor.

Diyerek, kendisini ayıpladılar. Bunun üzerine, Züleyha o kadınları davet etti. Yusuf’e de şöyle dedi:

— Seni, onların yanında içeri çağırdığım zaman gel; bir mikdar dur.

Bundan sonra, o kadınlara şöyle dedi:

— Sizinle turunç yiyelim.

Sonra, her birinin eline birer turunç, birer tane de keskin bıçak verdi. Onlar turuncu keserken, Züleyha Yusuf’u çağırdı.

Yusuf içeri girip bir mikdar durdu. O kadınlar Yusuf’un güzelliğini ve cemalini görünce, hayran oldular. Her bîri, turuncu kestim zannı ile ellerini bir kaç yerinden kestiler; fakat hiç acısını duymadılar. Taa, Züleyha Yusuf’u dışarı gönderinceye kadar.. Sonra.. Züleyha, o kadınlara sordu

— Bu elinizdeki kan nedir?.

Kadınlar bakıp kanlan gördükleri zaman, şaşırıp şöyle dediler:

— Elimizi kesmişiz; hiç duymadık.

Onlar, Yusuf’u gördükleri zaman, ellerini kestiklerinin farkında olmadıkları gibi; o Kerim Rahman olan Yüce Mevlâ mümin kullarına o merdiveni gösterip o merdivenin güzelliği ile meşgul eder; ölüm acısını duyurmaz. Bundandır ki, ölünün gözü açık kalır. Zira o, merdivenin seyrinde iken, ruh çıkar. Ruh çıktıktan sonra da, gözün” kapamak onun için mümkün olmaz; açık kalır.

Allahım, bize ölüm acısını kolay eyle. Son nefesimizi imanla kapa.

ÂMİN!.

Sonrasını Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle anlattı:

—«Cebrail beni kanadı üzerine aldı. Sağundan ve solumdan melekler beni sardı. O merdivenden semaya doğru çıktık.»

Bu hususta gelen bir rivayet şöyledir:

— Resulüllah S.A.V efendimiz miraç için orada bulunan bir taşa bastı. O taş, Resulüllah S.A.V efendimizin mübarek ayağı altında pamuk gibi yumuşadı. Halen, Resulüllah S.A.V efendimizin ayak izi, o taşın üzerinde mevcuttur.

Resulüllah S.A.V efendimiz, mübarek ayağını o taşın üzerinden kaldırmak istediği zaman, Allah’ın izni ile o taş Resulüllah S.A.V efendimizi yukarı kaldırdı. Bu sırada, merdivenin basamağı da eğildi; taşla beraber oldu.

Resulüllah- S.A.V efendimiz, ayağını taştan alıp merdivene bastı ve:

—«Dur, ey taş.»

Buyurdu. Bastığı basamak, Resulüllah S.A.V efendimizi alıp yerine yükseldi. Sonra öbür basamak eğilip geldi; Resulüllah S.A. efendimizi aldı yerine yükseldi. Sonra üstündeki basamak eğilip geldi; Resulüllah S,A. efendimizi alıp yerine yükseldi. Sonra, onun üstündeki basamak eğilip geldi; Resulüllah S.A.V efendimizi alıp yerine yükseldi. Taa, semaya varıncaya kadar, Resulüllah S.A.V efendimiz bu şekilde yükseldi.

Cennat-ı aliyatın köşk ve saraylarının derece halleri bu basamaklar daki durum gibidir.

O taş, Resulüllah S.A.V efendimizin:

— «Dur.»

Emr-i şerifine itaat ederek öylece boşlukta kaldı. Şu anda dahi, o taş öylece boşlukta durur. Onu görüp ibret almak gerekir.

O, bir taş iken, Resulüllah S.A.V efendimizin emrine itaat ve inkı-yad ederek halâ öyle durur. Bu şanlı ümmetine yakışır mı ki: Yüce Hak tarafından, Habib-i Ekrem’i S.A.V efendimize itaat ,ve inkıyad emri almış oldukları; ona muhalefetten men ve nehy olundukları halde itaat etmeyip muhalefet edeler.

Bu manayı düşünmelidir. İbret alınmalı; Resulüllah S.A.V efendimizin yüce emrine, hidayet sünnetine tabi olmalı; ona tam itaat ile dünyanın ve âhiretin rüsvaylığından ve azabından kurtulup iki cihanın saadetine ermek için çalışıp gayret göstermelidirler.

Allah-ü Taâlâ, cümlemize başarısını arkadaş eylesin.

Bir başka rivayette şöyle anlatıldı:

— Resulüllah S.A.V efendimiz, o taştan Burak’a bindi; Burak’la semalara yükseldi.

Bir başka rivayette ise, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle anlattı: —«O merdivenin başında ulu bir melek gördüm; o melek iki elini açacak olsa, yedi kat yer ve yedi kat gök iki eli arasında mahvolur, O melek bana selâm verdi; sevgi gösterdi. Sonra şöyle dedi:

— Ya Resulellah, Âdem’den a.s. yirmi beş bin sene evvel yaratıldım. O zamandan beri sizi istikbal için; tam bir sevgi ve daima size salâvat ile meşgul olarak bu makama kudümünüzü bekliyorum. Allah’a hamd olsun; bu devlete bu gece erdim.

O melekten ayrıldıktan sonra, bir deryaya vâsıl oldum. O deryanın iki yüz sene yolluk kalınlığı vardı. O derya Allah’ın kudreti ile asılı duruyor; bir damla dahi su damlamıyordu. Karada ve denizde nekadar mahluk varsa, o deryada- mevcud idi. Gayet de dalgalı idi.»

Derler ki:

— Güneşe bakıldığı zaman, görünen titreşimler, o denizin dalgalarmdandır.

Resulüllah S.A. efendimizin anlattığına devam edelim:

—«Bundan sonra, yel hazinesine eriştim. Yelin yetmiş bin muhkem zinciri vardı; pekçe bağlanmıştı. Yetmiş bin melek, onu tutup zaptediyorlardı.

Bundan sonra, düriya semasına eriştim. Onu, Allah-ü Taâlâ yeşil zümrütten yaratmıştı.»

Bir başka rivayette ise şöyle buyurdu:

— «Su ile dumandan yaratmış..»

BİRİNCİ SEMA

Resulüllah S.A.V efendimiz, bu semanın ismi için, bir rivayette: —«R e f i a.» denildiğini anlattı; bir başka rivayette ise: —«R e k î a.» denildiğini anlattı. Bu semanın hazinedarı için ise, şöyle anlattır —«ismail’dir. Ki bu: Meleklerin peygamberlerindendir.» Resulüllah S.A. efendimiz, bundan sonra, semalara ulaşmasını anlatıyor.

Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

—«Birinci semaya eriştim. Cebrail birinci semanın kapısını vurup:

— Aç!.

Diye seslendi. O kapının adına:

— Bab-ı Hıfz. (Koruma kapısı.)

Derler. Kızıl yakuttan bir kapıdır. O kapının kilidi incidendir. İçeriden, o kapının bakıcısı olan İsmail; öyle bir ses çıkardı ki. öylesini hiç işitmedim:

— Bağırıp da:

— Aç!. Diyen kimdir?.

Dedi; Cebrail ona cevap olarak:

— Cebrailim. Deyince, bu sefer:

— Ya yanındaki kimdir?. Diye sordu. Cebrail:

— Muhammed’dir. Deyince, tekrar sordu:

— Ona peygamberlik verildi mi?. Onun sorusuna da, Cebrail:

— Evet, ona peygamberlik verildi. Deyince İsmail tekrar sordu:

— Buraya gelmesi için, taleb ve davet olundu mu?. Onun bu sorusuna da Cebrail şöyle cevap verdi:

— Evet, davet olundu. Bundan sonra, İsmail şöyle dedi:

— Merhaba, hoş geldin; ne güzel bir gelici geldi. Ve., kapıyı açtı.»

Bir rivayette, şöyle anlatıldı:

— Resulüllah S.A.V efendimiz, Mescid-i Aksa’daki taştan Burak’a binip semaya yükseldi. Yerden semaya kadar olan mesafe, beş yüz yıllık yoldur. Her semanın kalınlığı beş yüz yıllık yoldur. Her iki semanın aralığı da beş yüz yıllık yoldur.

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim: —«Bu semadan içeri girdiğim zaman, İsmail’i bir heybet içinde buldum. Nurdan bir kürsî üzerine oturmuştu. Önünde, sağında, solunda ve ardında kendisini yüz bin melek sarmış duruyordu. Her meleğin de ayrıca yüz bin tane askeri vardı. İsmail ve beraberinde olanlar şu teşbihi okuyorlardı:

— Pek yüce sultan zatı, noksan sıfatlardan tenzih ederim. Üstün ve büyük olan zatı, noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hiç bir şey, kendisinin benzeri olmayan zatı, noksan sıfatlardan tenzih ederim,

Ona selâm verdim; selâmımı aldı ve bana tazim eyledi. Bundan sonra, bir bölük melâike gördüm. Hepsi de, kıyamda huşu ile durmuşlardı. Şu teşbihi okuyorlardı:

— Noksan sıfatlardan tam manası ile temizdir. Mukaddes olmakta tam mukaddestir. Rabbımızdır. Meleklerin ve ruhun Rabbıdır.

Cebrail’e sordum:

— Bu meleklerin ibadeti bu mudur?. Şöyle anlattı:

— Bunlar yaratılalıberi, böyledir; kıyamete kadar da böyle kıyamda duracaklardır. Yüce Hak’tan dile: Bu ibadeti ümmetine nasib eylesin.

Dua ettim; Yüce Hak, o ibadeti ümmetime nasib eyledi. Namazda bulunan kıyamınız odur.

Bundan başka, sudan ve rüzgârdan yaratılan melekler gördüm. Üzerlerine tevkil edilen meleğin adına:

— Raad.

Derler. Bu melek, bulutlara ve yağmurlara müekkeldir. (Yani: Yağmuru yağdırmak ve bulutlan o yana çevirmek bunun görevidir.) Şu teşbihi okuyorlardı:

— Mülkün ve melekûtun sahibi Yüce Zat, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.

Gök gürültüsü ve şimşek, o meleğin sesinden çıkar.

Dünya semasında hiç boş yer kalmamıştı. Her dört parmak yerde bir melek, alnını secdeye koymuş Yüce Hakkı teşbih ve tehlil ediyordu.

Orada bir melek gördüm; insan suretinde idi. Belinden aşağısı ateş, yukarısı da kardı. Ateş kara yapışmıştı; aralarında hiç bir ayırıcı yoktu.. Böyle iken, ne ateş karı eritiyor; ne de kar ateşi söndürüyordu. O meleğin gözünden yaş akar; ağlar ve şu teşbihi okurdu:

— Ey ateşle karın arasını bulan; mümin kulların kalblerini de birleştir; aralarında ülfet ihsan eyle.

Cebrail’e sordum:

— Bu melek kimdir ve neden ağlar?. Diye., şöyle anlattı:

— Bu bir melektir, ismine:

— H a b i b.

Derler. Günah işleyen ümmetinizin günahlan için ağlar; af ve mağfiret diler.

Bundan sonra, Âdem’i a.s. dünyada olduğu surette gördüm. Nurdan libaslar giymiş; nurdan taht üzerine oturmuştu.

Yüce Hak, ölenlerin ruhlarını ona arz ettiriyordu. O da mümin kulun ruhunu gördüğü zaman sevinip şöyle diyor-

— Temiz bedenden temiz ruh.

Sonra, onun için af, mağfiret diler; dua ve rahmet dileği ile tazarru eder, yalvarır.

Bundan sonra, melekler o ruhu alıp yüceler yücesine götürürler. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruldu:

—«Gerçek şu ki: iyilerin amel kitapları illiyyindedir.» (83/18) Kâfirlerin ve münafıkların ruhları ona arz olunduğu zaman, üzülür şöyle der:

— Habis bedenden habis ruh.

Beddua eder. Bundan sonra melekler o ruhu alıp siccine götürürler. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruldu: ,

— «Gerçek onların sandığı gibi değil; kötülerin kitabı siccindedir.» (83/7)

Cebrail’e sordum:

— Bu kimdir?.

Diye., bana şöyle anlattı:

— Babanız Âdem’dir; ileri var ona selâm ver.

Ben de ileri varıp selâm verdim. Selâmımı tazimle aldı:

— Merhaba salih oğul, salih nebi. Senin gibi bir oğlu bana hibe eden Allah’a hamd olsun.

Böylece bana” hoşgeldin etti. Onun bu övgüsüne karşııık göyle dedim:

— Bana, senin gibi bîr baba hibe eden Yüce Allah’a hamd olsun. Bundan sonra, tekrar Âdem a.s. sena e’tti ve şöyle dedi:

— Allah’a hamd olsun. Sana bu şekilde büyük kerametlerle ikram eyledi. Seni neslimden getirdi. Yüce Hak, sana türlü nimetlerini ve ikramlarını artırıp daim ve baki kılsın.

Onun bu hamdine ve senasına karşılık ben de şöyle dedim:

— Celâl ve ikram sahibi Allah’a hamd olsun. Seni kudreti ile topraktan yarattı. Ve seni melekleri omuzunda semaya taşıttı. Seni kıble edip bütün melekleri sana doğru secde ettirdi. Senin için, cenneti mubah eyledi.

Bunun üzerine Âdem a.s. şöyle dedi:

— Anlattığın nimetlerin ihsanı bana olsa dahi, yine sen benden daha faziletlisin. Zira o kerametler ve nimetler sizin nurunuz alnımda bulunması hürmetine ve o latif nuruna izaz ikramdı.

Bundan sonra bana çok şeyler söyledi; en sonunda şöyle dedi:

— Benden itibaren, size nübüvvet gelinceye kadar, çocuklarımın binde biri cennete’konuldu; dokuz yüz doksan dokuzu da cehenneme girdi. Ne zaman ki siz, âlemlere rahmet olarak resul gönderildiniz; senin ümmetinden binde biri cehenneme girdi. Dokuz yüz doksan dokuzuna cennet ikram olundu. Yüce Hak, ism-i şerifini senin ism-i şerifine eş kılıp henüz dünyaya gelmeden şerefini cümleye beyan edip açıkladı.

Âdem a.s. şu teşbihi okuyordu:

— Yüceler yücesi zat sübhandır: Bol gani zat sübhandır. Allah’a hamd olsun, noksan sıfatlardan münezzehtir. Allah-ü Taâlâ sübhandır; bağışlanmamı dilerim.

Gördüm ki, Âdem’in a.s. sağ canibinde bir kapı var. Oradan güzel koku gelmektedir. Oraya bakar mesrur olur; güler. Sol yanında bir kapı daha var. Buraya da bakıp mahzun olur; ağlar. Cebrail’e sordum:

— Bu nasıl kapılardır?. Şöyle anlattı:

— Sağındaki kapı cennete açılır. Saidlerin ruhları oradan cennete gider. Sağ tarafına bakınca onları görüp şad olur. Solunda olan kapı cehenneme açılır. Şakilerin ruhları oradan cehenneme gider. Sol tarafına bakınca onları görüp mahzun olur.

Sonra, bir melek gördüm. Horoz suretinde idi. Gayet büyük başı yüce arşla beraber olmuştu. Ayakları yedi kat yerden aşağı idi. îki kanadı vardı. Onları açtıği zaman, meşrıkla mağribi doldururdu. -O meleğin makamı: Sidre-i Münteha olup tafsili inşaallah orada gelecektir.- O meleğin vücudu beyaz inciden; ibikleri kızıl yakuttan yaratılmıştı.»

Beneksiz beyaz horoz beslemekte büyük faydalar ve güzel hassalar vardır. Bunun sırrı ve hikmeti de, o meleğe benzemesindendir. Besleyenin yalnız kendi evinin değil; komşularının dahi, afetlerden ve musibetlerden korunmalarına sebeb olur.

Bu manada, Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet olundu:

—«Beyaz horoz benim dürüst dostumdur. Cebrail’in dahi arkadası ve dostudur. Düşmanım şeytanın da düşmanıdır. Beslendiği evin sahibini ve çoluk çocuğunu, civarında bulunan dokuz evin hane halkını korur.»

Ancak, bu beyaz horozda şart şudur: Hiç beneği olmayıp halis beyaz olacaktır. Eğer ibiği iki çatal gül ibikli olursa., bu horozun faydası daha çoktur. Nitekim bu manada Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

—«Çatal ibikli beyaz horoz benim habibim ve sevdiğimdir. Habl-bim Cebrail’in dahi habibidir. Bulunduğu evin sağından dört, solundan dört, önünden dört, ardından dört cem’an on altı evi ve içinde olan ehillerini afetlerden ve musibetlerden korur.»

Bu hadîs-i şerifi, Enes’ten r.a. naklen Ebüşşeyh çıkarıp rivayet etmiştir.

Bir başka hadis-i şerifi de Beyhakî rivayet eder. Bunun ravisi İbn-i Ömer r.a. olup Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğunu anlatır:

—«Horoz, namaz vakitlerim Allah’ın kullarına bildirir. Her kim,, evinde beyaz horoz tutup beslerse; o kimseyi üç şeyden korur:

a) Şeytanın şerrinden.

b) Büyücünün şerrinden.

c) Kâhinlerin şerrinden..»

Ancak, beyaz horoz besleyenler, onu kesmekten kaçınmalıdırlar..

Feth’ül – Kadir’de bu işi deneyenlerden şöyle anlatıldı:

— Beyaz horoz kesenin hali kederden yana boş olmaz, îmam-ı Salebi, Imam-ı Dümeyrî’nin Hayat’ül – Hayvan adlı kitabından naklen şöyle anlattı:

— Güzin-i Enbiya Tac-ı Asfiya îmam-ı Etkıya Habib-i Huda Re-sulullah S.A.V efendimiz inci saçan şu manayı ayan beyan anlattı:

—«Allah-ü Teâlâ üç sesi sever; bunlardan razıdır:

a) Kur’ân-ı Kerîm’i okuyanın sesini sever ve razı olur.

b) Horoz sesini sever ve razı olur.

c) Seher vaktinde istiğfar edenin sesini sever.» Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim:

—«O horoz şeklindeki melek, gece olunca, dünya semasına iner. O meleğin teşbihi şudur:

— Pek mukaddes sultan, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Her şeyden yüce ve büyük zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Ondan başka ilâh yoktur. Hayatı ve kıyamı sonsuzdur.

Cebrail’e sordum:

— Bu nedir?.

Diye., bana şöyle anlattı:

— Bunun için:

— Arşın Horozu..

Derler. Gece karanlığı olduğu zaman, dünya semasına iner. Gecenin üç bölüğünden biri geçtikten sonra kanatlarını çırpar ve şöyle der:

— Hani ibadet edenler?.. Namaza kalkacaklar kalksınlar.

Onun bu sesini, insan ve cinden başka bütün yaratılmışlar duyarlar. Yer horozları onun sesini işitince, kanatlarını çırpar; şöyle seslenirler:

— Ey gafiller, Allah’ı zikre başlayınız.

Gece yarısı olunca, o melek yine kanatlarını çırpar şöyle seslenir:

— Teheccüde kalkacaklar kalksın; teheccüd kılsınlar.

Bu nidayı yaptığı zaman, tekrar yer horozları ötüp insanlara o meleğin haberini bildirirler.

Gecenin iki bölüğü geçip bir bölüğü kaldığı zaman, o melek tekrar seslenip şöyle der:

— Hani, günahından mağfiret isteyenler ve âlemlerin Rabb’ında ihtiyaçları ve muradları olanlar?. Kalksınlar; istiğfar etsinler ve mu-radlarını arz etsinler..

Onun bu nidası üzerine yer horozlan ötüp insanları ondan haberdar ederler.

Tanyeri ağardıktan sonra tekrar o melek kanatlarını Çırpar ve şöyle der:

— Şimdiden sonra gafiller kalksın. Hem de üzerlerinde kat kat günahları durduğu halde..

Bunu söyledikten sonra, mekânına yükselir. Bunu duyan yer horozları da öter, onun söylediğinden haberdar ederler.

Cebrail devam etti:

— Ya Resulellah, bu durum hep böyledir; ta, kıyamete kadar..» Bir -haberde şöyle anlatıldı:

— Kıyametin zuhuru vakti geldiği zaman, o melek gecenin üçte birinde nida etmek ister. Ama Yüce Hak’tan şu izzet hitabı gelir:

— Ey melek, kullarımı uyandırmak

Böylece ötmekten nehyedilir. Bu durumda o melek ve tüm sema melekleri kıyamet kopmasının vakti geldiğini anlarlar. Hep birden ağlaşmaya başlarlar.

O gecenin uzunluğu üç gün, üç gece kadardır.

O gece horozlar ötmez ve köpekler havlamazlar, insanlar, tam bir gaflet içinde üç gün, üç gece yatar kalırlar. Ancak, daima teheccüd namazına kalkanlar kalkar; teheccüd namazlarını kılarlar.

— Sabah olmadı; acaba erken mi kalktık?.

Deyip biraz yatarlar. Tekrar kalktıklarında, sabah olmadığını görürler. O zaman, gecenin uzunluğundan anlarlar ki: Kıyamet geldi.

Bunlar, teheccüd kılmayanları kaldırmak için, çok çalışıp çabalarlar; ama onları uyandırmak hiç bir yoldan mümkün olmaz. Hiç kaldıramazlar. Bunun üzerine kendileri camilere gider; orada toplanırlar. Günahlarına tevbe eder; bağışlanmalarını dilerler. Hep göz yaşı dökerler.. Ta, o üç gün, üç gece geçinceye kadar. Hep tazarruda, niyazda ve ağlamakta olurlar.

Bu süre dolup sabah olduğu zaman, güneş mağripten ctoğar; tevbe kapıları da kapanır..

Resulüllah S. A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

—«Bundan sonra, bir deryaya vardım. Sütten beyaz; insan me nisi gibi yoğundu, içinde bulunan acaip görülmemiş şeyleri anlatmak mümkün değildir. Onların haddi hesabı yoktu.

Cebrail’e sordum:

— Bu ne deryasıdır?. Diye., bana şöyle anlattı: —- Bu deryaya:

— Hayat Denizi..

Derler. Kıyamet kopup yaratılmışların cümlesi helak olduktan sonra. Yüce Hak mahlukunu kabirden kaldırıp onlara mükâfat veya ceza murad ettiği zaman, ferman buyurur; bu deryadan yeryüzüne yağmur yağar. Buradan, yeryüzüne kırk arşın kadar su iner. Cürüyüp toprak olan tenler, kemikler, sinirler ve kıllar meydana gelir. Bu su, o toprağa dokunduğu zaman neden toprak olduysa., derhal eski haline döner. Dağılanlar, böylece bir yere toplanacaklardır. Bütün bu olacaklar,’bu derya vasıtası ile olacaktır.

Bundan sonra, Cebrail ezan ve kamet okudu. Bulunduğum sema ehline imam olup iki rikât namaz kıldım.

İKİNCÎ SEM 

Bundan sonra, ÎKÎNCİ KAT SEMÂYA çıktım. Onu sübhan olan Yüce Hak, kırmızı mercandan yaratmış. Bu semanın adına:

— K a y d u m.

Derler. Bu semâ kapıcısının adına:

— Mihail.

Derler. Bu semâyı gayet nurlu ve şa’şaalı gördüm. O kadar ki” Bakınca gözler kamaşır.

Bu semânın kapısı inciden, kilidi nurdandır.

Cebrail bu semânın kapısını vurdu; açılmasını istedi. Oranın kapıcısı olan Mihail sordu:

— Kapının açılmasını isteyen kimdir?.

— Cebrail’im. Deyince, tekrar sordu: — Yanındaki kimdir?.

— Muhammed’dir.

Diye Cebrail cevap verdi; oranın kapıcısı tekrar sordu::

— Ona peygamberdik verildi’mi?.

— Evet verildi.

Cevabım aldıktan sonra tekrar sordu:

— Onun buraya gelmesi için, bir davet ve taleb vaki oldu mu?. Cebrail bunun için söyle dedi:

— Evet., davet ve talep vaki oldu.

Bundan sonra o semânın kapıcı meleği şöyle dedi:

— Hoş geldin; ne güzel gelici geldi. Ve., kapıyı açtı.

içeri girdim; oranın hazım (kapıcısı – bekçisi – bakıcısı) Mihaîl’i gördüm. Hizmetinde iki yüz bin melek vardı. O meleklerin de, her birinin ikişer yüz bin melek hadimi vardı.

Selâm verdim; tazimle selâmımı aldı» Yüce Hak’tan türlü ikramların müjdesini bana verdi. Bunların okuduğu teşbih duası şuydu:

— Yüce Alla sübhandır; onu teşbih edenler teşbih ettikçe.. Allah’a hamd olsun; ona hamd edenler hamd ettikçe.. Allah’tan başka ilâh yoktur; bu tehlili okuyanlar okudukça.. Yüce Allah büyüklerin en büyüğüdür; bu tekbiri okuyan okudukça..

Bunları geçtikten sonra, birtakım meleklere eriştim. Saflar tutup tam huşu, huzu, ile rükûa varmışlardı. Öylece rükûda duruyorlardı., Bunların teşbihleri şuydu:

— Geniş tasarruf sahibi Yüce Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.-Ki o: Gözleri görür. Gözlerin idrâk edemeyeceği Yüce Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Alabildiğine büyük, olabildiği kadar bilen Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.

Cebrail’e sordum:

— Bunlar ne zamandan beri rükû ederler?.

Şöyle anlattı:

— Yaratıldıktan bu yana, bunlar hep rükûdadır. Taa, kıyamete kadar başlarını kaldırmadan, böylece rükû halinde teşbih okurlar. Yüce Hak’tan niyaz eyle; bu ibadeti de senin ümmetine nasib eylesin.

Ben de, tazarru ve nivaz eyledim; namazda ümmetime rükû ihsan olundu.

Bunları geçtikten sonra, iki genç gördüm.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı:

— Bunlar Yahya ve İsa a.s. peygamberdir. Bunlar, birbirlerinin teyze çocuklarıdır.

Onlara selâm verdim. Onlar da selâmımı tazimle aldılar ve:

— Merhaba, hoşgeldin ey salih peygamber, salih kardeş. Diyerek musafaha eylediler. Sonra beni, Yüce ve Mukaddes olan

Allah-ü Taâlâ’dan ihsan edilen çok çeşitli ikramlarla müjdelediler, İsa a.s. şu teşbihi okuyordu:

— Rahmeti ve ihsanı bol olan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Hiç bir şekilde sonu olmayan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Yarattıklarını maddesiz ve örneksiz yaratan, sonra onları öldürüp eski hallerine döndüren Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bunları geçtikten sonra, gayet ulu bir melek gördüm. O meleğin yetmiş bin başı vardı. Her başında da yetmiş bin yüzü vardı. Her yüzünde de yetmiş bin ağzı vardı. Her ağzında da yetmiş bin dili vardı: Her dili de, bir başka lügatte konuşuyordu; biri diğerine benzemiyordu. Yüce Hakkı teşbih ediyordu. Onun teşbihi şuydu:

— Yüce yaratıcı zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Ulular ulusu zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Yüce Allah’ı hamdle teşbih ederim. Azim Allah, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir; ona hamd olsun. Allah-ü Taâlâ’dan bağış talebinde bulunurum.

— Bu kimdir?.

Dedim, Cebrail bana şöyle anlattı:

— Bu melek, rızık işlerine tevkil edilmiştir. Adı: Kasım’dır. Herkesin rızkını, günü gününe sahibine ulaştırır. Takdir ve tayin olunandan eksik veya fazla olmaz.»

Bir rivayette şöyle anlatıldı:

— Bir kimsenin geçimi daraldığı zaman; sabah namazının sünneti ile farzı arasında bu meleğin teşbihinin son cümlesi olan:

—«Yüce Allah’ı hamdle teşbih ederim. Azim Allah tüm noksan sıfatlardan münezzehtir; ona hamd olsun. Allah-ü Taâlâ’dan bağış talebinde bulunurum.»

Teşbihini (Arapça) yüz kere okursa, Yüce Hak, okuyanın geçimini kolay, rızkım bol eyler.

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim:

—«O meleği geçtikten sonra, büyük, acaip ulu bir melek gördüm. Nurdan bir kürsü üzerine oturmuştu. Gamlı ve sükût duruyordu.

Oturduğu kürsünün dört köşesi vardı. Her köşesinde yedi yüz bin altından ve gümüşten payeleri vardı. Çevresinde o denli melekler vardı ki, sayılarını, celâl ve ikram sahibi Yüce Allah’tan başkası bilmez. Sağında yetmiş bin saf saf, gayet nuranî melekler vardı. Cümle-si yeşiller giymişlerdi. Güzel kokuyorlardı. Konuşmaları gayet tatlı idi. Güzelliklerinden yüzlerine bakılmıyordu.

Solunda yetmiş bin melek saf saf duruyordu. Şekilleri de gayet zulmanî idi. Suretleri simsiyahtı. Yaramaz sözlü idiler. Elbiseleri ve kokuları çirkindi. Teşbih ettikleri zaman, ağızlarından ateş saçılıyordu. Önlerinde ateşten süngüler ve sopalar vardı. Öyle gözleri vardı ki, bakmaya takat kalmaz.

Taht üzerinde oturan meleğin başından ayağına değin gözleri vardı ki, zühre ve merih yıldızları gibi parlıyordu. Kanatları da vardı. Elinde bir sahife, önünde de bir levh vardı; daima o levhe bakıyordu; bir an bile gözünü ondan ayırmıyordu.

Önünde bir ağaç vardı; yapraklarının sayısını ancak Allah-ü Ta-âlâ bilir. Her yaprakta bir kimsenin adı yazılmıştı.

Yine önünde leğene benzer bir şey vardı. Bazan sağ eli ile ondan bir şey alıyor; sağ yanında duran nurlu ve tatlı meleklere teslim ediyordu. Bazan da sol eli ile ondan bir şey alarak sol yanında duran kapkara meleklere veriyordu. Bu meleğe baktığım zaman kalbime bir korku düştü. Vücudum titrer oldu. Bana bir zaaf ve çöküklük geldi.

— Bu kimdir?.

Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı:

— Bu ölüm meleğidir, îsmi: Azrail’dir. Bunu görmeğe hiç kim se cesaret edemez. Lezzetleri kesen, toplulukları dağıtandır.

Sonra gidip şöyle dedi:

— Ey Azrail, bu gelen âhir zaman peygamberidir. Rahman Allah’ın habibidir. Onunla konuş.

Onun bu sözü üzerine, Azrail başını kaldırdı; tebessüm eyledi. Cebrail ona yaklaştı; selâm verdi. Ben de onun yanına gittim; selâm verdim. Selâmımı aldı; bana çokça tazim eyledi. Sonra şöyle dedi:

— Sana merhaba, Yüce Hak, senden daha keremli bir kimse yaratmadı. Ümmetini dahi, Yüce Hak, ümmetlerin en keremlisi yarattı. Ben, senin ümmetlerine, babalarından ve analarından daha merhametli ve daha şefkatliyim.

Onun bu sözlerine karşılık şöyle dedim:

— Gönlümü hoş eyledin; kalbimi gamdan kurtardım. Ama kalbimde bir şey kaldı. Seni gamlı ve mahzun gördüm; sebebi nedir?

Şöyle anlattı:

— Ya Resulellah, Yüce Hak, beni bu hizmete tayin buyurduğu zamandan beri korkarım. Sebebi: Uhdesinden gelemem; cevap vermeğe gücüm yetmez. Bunun için korkulu ve gamlıyım.

 

Sordum:

— Bu leğene benzeyen şey nedir?. Şöyle anlattı:

— Bu, dünyanın tamamıdır. Meşrıktan mağribe, kaftan kafa varıncaya kadar hepsi yanımda bu leğen kadardır. Nasıl istersem, öyle tasarruf ederim.

Tekrar sordum:

— Bu baktığınız levh nedir?. Şöyle dedi:

— Levh-ü mahfuzdur. Bir sene içinde eceli gelenlerin defterleridir. Melekler onu yazıp bana verirler. İşte o ûefterdir.

— Ya bu sahife nedir?.

Diye sorunca da şöyle anlattı:

— Ruhları alınacakların, vakit saatlerini bildiren defterdir.

— Ya bu ağaç nedir?. Dedim’; şöyle anlattı:

— Dünyada hayatta olanların ömürlerinin ağacıdır. Bir adam-, doğduğu zaman, bunda bir yaprak çıkar. Her yaprağının üzerinde sahibinin ismi yazılmıştır. Eceli yaklaştığı zaman, o yaprak sararır; bu levhde bulunan ismin üzerine düşer. O yaprağı meleklere veririm; götürür onun yemeğine katar yedirirler. Yiyince Allah’ın izni ile hastalık arız olur; hastalanır. Vadesi tamam olunca, defterde olan ismi silinir. Ben de elimi uzatıp ruhunu kabz ederim; ister mağripte,, isterse meşrıkta olsun. Eğer saadet ehli ise., sağımda duran meleklere veririm. Bunlar, rahmet melekleridir. O ruhu bunlara teslim ederim. Şayet o ruhunu kabz ettiğim şekavet ehli ise., solumda bulunan meleklere teslim ederim. Bunlar azap melekleridir. —Şekavetten Allah’a sığınırız.—

— Bunlar nekadar melektir?. Diye sordum; şöyle anlattı:

— Bunların sayısını bilmem. Ama ne vakit, bir kimsenin ruhunu, kabzetsem; altı yüz tane rahmet, altı yüz tane de azap meleği hazır olur. O ruh, hangi taifeye verilir?. Ona bakarlar. Bir kere gelenlere bir daha sıra gelmez. Taa, kıyamete kadar böyle olacaktır.

Bundan sonra, tekrar sordum:

— Ey ölüm meleği, herkesin ruhunu sen mi alırsın?.. Şöyle anlattı:

— Yaratıldıktan bu yana; yerimden kımıldamadım. Bana yetmiş bin melek hizmet eder. Her birinin eli altında da yetmiş bin melek var. Bir kimsenin ruhunu almak istediğim zaman, onlara emrederim. Onlar gidip önün ruhunu boğazına getirirler. Bundan sonra, elimi uzatıp onun ruhunu alırım.

Tekrar sordum:

— istediğim odur ki, ümmetim zaiftir. Onları mülayim bir şekilde, şefkatle tutasın.

Şöyle dedi:

— Yüce Allah’ın izzeti ve celâli hakkına; ki o, sizi hatem’ül- enbiya kıldı; bana bizzat o Yüce Yaratıcı gece ve gündüz yetmiş kere hitab edip şöyle buyurur:

— Muhammed ümmetinin ruhlarını kolaylıkla, suhuletle al; onların işlerini lütuf la gör.

Şüphesiz ben, ümmetinize, analarından ve babalarından daha. şefkatle tutkunum.

Bundan sonra, Cebrail ezan ve kamet okudu; imam olup iki rekât namaz kıldım. Yani: ikinci semâ ehli ile

ÜÇÜNCÜ SEMÂ

Bundan sonra ÜÇÜNCÜ KAT SEMÂYA yükseldim. Yüce Hak, bu semavi bakırdan yaratmıştı, îsmine: — Zeytun.. Derler. Buranın kapıcısına da:

— Arinail.

Derler. Bunun kapısı ak incidendi. Üzerinde nurdan kilidi vardı. Cebrail o kapıyı çaldığı zaman, oranın hazini Arinail şöyle sordu:

— Kapının açılmasını isteyen kimdir?.

— Cebrail’im. Deyince, tekrar sordu:

— Ya yanındaki kimdir?.

— Muhammed’dir. Cevabını alınca, tekrar sordu:

— Ona peygamberlik verildi mi?

— Evet, verildi. Cevabını aldı; tekrar sordu:

— Onun için bir davet ve talep vaki oldu mu?.. . — Evet, davet ve talep vaki oldu.

Cevabım alan Arinail:

— Merhaba, hoşgeldin; ne güzel gelicı geldi. Deyip kapıyı açtı.

içeri girince, gördüm ki: Arinail gayet azametli ulu bir melektir. Onun hizmetinde de üç yüz bin melek vardı. Bu meleklerin teşbihi de şöyleydi:

— Bol hibeler eden ihsan sahibi zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Gönüller açan bilgin zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisine dua edenlerin duasına icabet eden yüce zat noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bu meleğe selâm verdim. Tam tazimle selâmımı aldı. Bana çeşitli üstün nimetlerin müjdesini verdi.

Bunu geçtikten sonra, çokça melekler gördüm. Saf olmuşlardı. Cümlesi secde etmişlerdi. Secdelerinde şu teşbihi okuyorlardı:

— Bilgin yaratıcı zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisinden başka kaçıp sığınılacak makam olmayan zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Yüceler yücesi Allah tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.

Devamlı olarak, bu teşbihi okuyup duruyorlardı. Cebrail şöyle dedi:

— Bunların ibadetleri daima budur. Niyaz eyle, bu ibadet ümmetine ihsan olunsun.

Ben de dua ettim; ümmetime namazda secde emrolundu.

Secdenin iki olmasının sebebi şudur: Onlara selâm verdiğim zaman, başlarım secdeden kaldırıp selâmımı aldılar, tekrar secdeye vardılar. Bunun için ümmetime iki secde farz oldu.

Bunları geçtikten sonra, Yusuf’u a.s. gördüm; gayet güzeldi. Güzelliğin yansı ona ihsan olunmuştu.

Selâm verdim. Selâmımı tazimle aldı, beni merhabaladı. Benimle müsafahâ etti. Türlü kerametlerin müjdesini bana verdi. Ve bana: Hayır duada bulundu.

Yusuf’un tesbihi şuydu:

— Kerem sahiplerinin en keremlisi Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Ulular ulusu Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Benzeri olmayan tek Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Hiç bir Şekilde sonu olmayan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bunu geçtikten sonra, Davud’u a.s. ve oğlu Süleyman’ı a.s. gör düm. Selâm verdim; selâmımı tazimle aldılar. Bana müjdeler verip şöyle dediler:

— Bu gece, ümmetine şefaat ve Rabbından selâmette olmalarını niyaz eyle.

Bana böyle bir tavsiyede bulundular. Davud’un tesbihi şuydu:

— Nurun yaratıcısı noksan sıfatlardan münezzehtir. Tevbeleri kabul buyurup hibeler ihsan eden Yüce zat noksan sıfatlardan münezzehtir.

Süleyman’ın okuduğu teşbih de şöyle idi:

— Malın mülkün sahibi Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Kahir cebbar olan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Tüm işler, zatında biten Yüce Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bunu geçtikten sonra, bir meleğe ulaştım. Bir kürsüde oturmuştu.

Bu meleğin yetmiş başı, yetmiş kanadı vardı; her kanadı mağribi, meşrıkı kuşatırdı. Çevresinde koca koca melekler gördüm. Bunlardan herbirinin boyu son derece uzundu. Bu melekler, bir taifeye azab ediyorlardı. Sopalarla dövüp parçalıyorlardı. Sonra, o parçalar bütün oluyordu; melekler de azaba yeniden başlıyordu.

O büyük meleğin kim olduğunu sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bu meleğin adına:

— Sohail.

Derler. Onların azab ettikleri de, senin ümmetinden zalim cebbar ve mütekebbir kimselerdir. Kıyamete kadar onlara azab ederler. Bunların teşbihleri şuydu:

— Cebbarların çok çok üstünde olan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Sataşanların üstünde büyük saltanatı bulunan Yüce Zat tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisine isyan edenlerden intikam almaya güçlü Yüce Zat bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bundan sonra, ateşten bir deniz gördüm. Çevresini sert, şiddetli melekler sarmıştı.

— Bu nedir?.

Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

— Bunun adı: Saak Denizi’dir. Gökten yere yakıcı gürültüler ve yıldırımlar bu meleklerle iner.»

Bu mana Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatıldı:

—«Allah-ü Taâlâ yıldırımlar gönderir; bunları istediğine isabet ettirir.» (13/13)

Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

—«Bundan sonra bir kapı gördüm; kâfurdandı. Bunun alt eşiği, yerin en derin noktası olan serada, yukarı eşiği ise arşın altında idi. Bu kapının iki kanadı vardı. Yer ve gök kadar bir kilit asmışlardı. Hayret ettim:

— Bu ne kapıdır?.

Dedim; Cebrail bana şöyle anlattı: — Bu kapının adı, BAB’ÜL – EMAN’dır. Tekrar sordum:

— Neden buna:

— BAB’ÜL-EMAN. Denildi.

Bu soruma da şu cevabı verdi:

— Yüce Hak, cehennemi yarattı; içine de çeşitli azaplar koydu. Cehennemden bir nefes zuhur eyledi. Bunun üzerine, cümle yer ve gök hli Yüce Hakka sığınıp eman diledi. Bundan sonra, izzet sahibi Yüce Hak, bu kapıyı cehennemle cümle kâinat arasında yarattı. Ta ki; Yedi kat yerlerin ve yedi kat göklerin ehli emanda bulunalar. Bu mana icabıdır ki, bu kapının adına:

— BAB’ÜL-EMAN. Denildi.

Arkasında neler bulunduğunu görmek için, o kapının açılmasını istedim. Cebrail şöyle dedi:

— Bunun ardında cehennem vardır; neylersiniz?.

— Muhakkak görmek isterim. Deyince, şu ilâhî ferman sadir oldu:

— Ey habibim, parmağınla işaret et; kapı açılır.

Bunun üzerine işaret ettim; kapı açıldı. Nazar eyledim; gördüm ki: Demirden büyük bir minber var. O minberin altı yüz bin ayağı vardı. Onun üzerinde çok heybetli ateşten yaratılmış bir melek oturuyordu. Ateşten ipler büküyor; ateşten zincirler ve bukağılar yapıyordu. Gayet şiddetli ve korkunç yüzlü idi. Pençesi kuvvetli ve öfkesi belli idi. Başını önüne eğmiş şu teşbihi okuyordu:

— Güçlü sultan olduğu halde, zulmetmeyen o Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Düşmanlarından intikam alan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Dilediğine bol ihsanda bulunan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisine bir benzer olmayan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir.

Ağzından dağlar gibi ateşler çıkıyordu. Burnundan alevler fışkı-nyordu.

Bu melek, çok hışımlı ve çok öfkeli idi. İki gözü ateş saçıyordu.

Onun her bir gözü, dünyanın tamamı kadardı.

O meleği bu heybette görünce, bana korku geldi. Allah-ü Tealâ’-nın lütfü, keremi, inayeti olmasaydı helak olurdum. Cebrail’e sual edip:

— Bu kimdir?. Onu görünce, vücuduma titreme düştü. Dedim, Cebrail bana şöyle anlattı:

— Siz korkmayın; çünkü sizin için korku yoktur. Bu cehennemin hazini (kapıcı, bekçi, bakıcı) Malik’tir. Allah-ü Taâlâ onu gazabından yaratmıştır. Yaratıldığından bu yana hiç gülmemiştir. Her an, gazabı artmaktadır. Onun yanına varın, selâm verin.

Bunun üzerine, gidip selâm verdim. O kadar meşguldü ki, başını bile kaldırmadı. Cebrail öne geçip şöyle dedi:

— Ey Malik, sana selâm veren Allah’ın Resulü Muhammed’dir. Cebrail, beni ona böyle tanıttı. Namımı işitince, kıyam edip bana tazim için, türlü saygı dilleri döktü ve ikramlar eyledi. Sonra şöyle dedi:

— Ya Muhammed, sana müjdeler olsun; Yüce Hak sana çokça kerametler ihsan eyledi. Senden hoşnuddur. Senin vücuduna cehennem ateşini haram kıldı. Senin hürmet ve bereketinle sana tabi olanlara dahi cehennem ateşini haram kıldı. Yüce Hak bana emreyledi:

-Senin ümmetin asilerine merhamet eyleyeyim. Sana iman getirmeyenlerden intikam alayım.

Bundan sonra Cebrail’e dedim ki:

— Buna söyle, bana cehennemi göstersin.

Cebrail, ona benim talebimi bildirdiği zaman; cehennemden iğne deliği kadar bir yer açtı. Oradan iplik inceliğinde siyah bir duman çıktı. O duman bir saat çıksaydı; bütün yeri ve semaları o dumanın karanlığı sarardı. Güneşin, ayın ve diğer aydınlık veren şeylerin ziyası ve nuru görünmezdi; mahvolurdu. Ancak Malik, o deliği o anda eli ile sığadı; o duman yok oldu. Bana da şöyle dedi:

— Buradan içeri bakın.

Bakınca gördüm ki, cehennem: Birbirinin altında yedi tabakadır, En yukarısı cehennemdir ki; oraya müminlerin asileri girer. Bunun azabı, diğerlerinden hafiftir.

ikincisi lezadır. Buraya Nasara girecektir.

Üçüncüsü hutamedir. Buraya da Yahudiler girerler.

Dördüncüsü sairdir. Buraya da Sabiîler girerler.

Beşincisi sakardır. Buraya da Mecusîler girerler.

Altıncısı cahimdir. Buraya da müşrikler girer.

Yedincisi haviyedir. Buraya da münafıklar gireceklerdir. Bir de Allah’lık davası güdenler girerler. Meselâ: Firavun, Nemrud gibileri…

Ben, aşağı tabakada olanların azaplarının şiddetinden bakmağa takat getiremedim. Ancak üst tabakada olanlara baktım; buraya ümmetimin asileri girerler. Buraya bakınca, gördüm ki: Orada ateşten yetmiş derya var. Her deryanın kenarında ateşten birer şehir var. Her şehirde ateşten yetmiş bin ev var. Her evin içinde, ateşten yetmiş bin sandık var. O sandıkların içinde de, erkekler ve kadınlar var. Oraya hapsolmuşlar; yanlarında yılanlar ve akrepler var. Şöyle sordum:

— Ey Malik, bu sandıkların içinde hapsolanlar kimlerdir?. Şöyle anlattı:

— Bunların bazısı insanlara zulüm edip haksız yere malını alanlardır. Bazısı da, büyüklük satıp zalim cebbarlık edenlerdir. Halbuki, büyüklük, celâl ve ikram sahibi Yüce Allah’a mahsustur.

Sonra, bir kavim gördüm; dudakları deve ve köpek dudakları gibi idi. Karınları da şişmişti. Zebaniler, ateşten tokmaklarla bunların karınlarına vurup duruyordu. Karınlarında bağırsakları kopuyor; dübürlerinden dökülüyordu. Tekrar içlerinde bağırsak yaratılıyordu; zebaniler yine vurup döküyordu. Onlara böylece azab ediyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?. Dedim; Malik şöyle anlattı:

— Bunlar ümmetinizden yetim malını haksız yere yiyenlerdir.

Bir kavim daha gördüm; karınları dağlar gibi şişmişti, îçine yılanlar ve akrepler dolmuştu. Orada hareket edip ıstırap veriyorlardı. Bunlar ayağa kalkmak istedikleri zaman, karınlarının büyüklüğünden ve yılanların, akreplerin hareketlerinden kalkmaya güçlen yetmiyordu. Yıkılıyorlardı. Sordum:

— Bunlar kimlerdir?. Malik şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetinizden faiz yiyenlerdir.

Bundan sonra, bir alay hatunlar gördüm; bunları saçlarından asmışlardı. Bunlar için:

— Kimlerdir?.

Diye sordum; Mâlik şöyle anlattı:

— Bunlar, şu kadınlardır ki; yüzlerim ve saçlarını örtmeyip erkeklere gösterirler. Kocalarından başkasına zinetlerini açarlar. Kocalarına eza ve cefa ederler.

Bundan sonra, birtakım erkek ve kadın gördüm; bunları dillerinden ateş çengellere asmışlardı. Tırnakları bakırdandı. Kendi yüzlerini yırtıp parça parça ediyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?. Dedim; Malik şöyle anlattı:

— Bunlar yalan yere şehadet edenlerdir. Koğuculuk yapıp söz gezdirenlerdir.

Bundan sonra, bir alay kadınlar gördüm; bunların kimisini memesinden asmışlar; kimisini de ayaklarından başaşağı asmışlardı. Bunlar feryad ve sayha atıp duruyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?. Dedim; şöyle anlattı:

— Bunlar zina edenlerdir; ayrıca, çocuklannı düşürüp katil işi işleyenlerdir.

Bundan sonra bir alay adamlar gördüm; bunlar kendi yanlarının etlerini koparız ağızlarına koyuyorlardı. Yemeyip ağızlarında gizliyorlardı. Ama zebaniler onları:

— Yiyin.

Diye zorlayıp istemeyerek yediriyorlardı. Tekrar koparıp ağızlarına alıyorlardı. Zebaniler tekrar yemeleri için onları zorluyordu. Bu şekilde onlara azap ediyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?. Diye sordum; şöyle anlattı:

— Bunlar; ümmetinizden şu kimselerdir ki, insanları yüzlerine karsı ayıplar; zemmederler. Ayrıca arkalarından kötüleyip gıybetlerini ederler. Elleri, dudakları, kaşları ve gözleri ile işaret ederek insanları alaya alırlar.

Bundan sonra bir kavim gördüm ki; bunların cesetleri hınzıra, yüzleri de köpek yüzüne benziyordu. Dübürlerinden ateşler çıkıyordu. Yılanlar, akrepler onları sokuyor; etlerini yiyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?. Dedim; Malik şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetinizden namaz kılmayan, gusül etmeyen cenabet gezenlerdir.

Bundan sonra, bir kavim daha gördüm. Bunlar tam susadıklarından ötürü susuzluktan yanıp feryadla su istiyorlardı. Onların bu isteklerine karşılık ateşten kadehlerle kaynar sular verilip:

-İç.

Diyerek zorlanıyorlardı. Onlar bu kadehi ağızlarına yakın götürdükleri zaman, o suyun şiddetli kaynamasından yüzlerinin etleri pişip kadehin içine dökülüyordu, içince de, bağırsakları parça parça olup dübürlerinden dışarı dökülüyordu.

— Bunlar kimlerdir?

Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

— Ümmetinizden şarap, ve sarhoşluk verici şeyleri içenlerdir.

Bundan sonra, bir alay kadın gördüm; başaşağı ayaklarından asmışlar. Dilleri uzayıp ağızlarından sarkmıştı. Zebaniler, onların dillerini ateşten makaslarla durmadan kesiyordu. Zebaniler onların dillerim kestikçe tekrar uzuyordu. Ve., bunlar, eşekler gibi bağınşıyor-lardı; köpekler gibi de uluyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

— Bunlar, ölüsü öldüğü zaman, feryda ü figan eden kadınlardır. Bundan sonra, birtakım erkekleri ve kadınları gördüm. Bunlarıbakırdan fırınlar içine oturtmuşlardı. Altlarından ateşler ve alevler çıkıp başları ile beraber bütün vücutlarını buruyordu. Gayet kötü kokular geliyordu.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

— Bunlar, zina eden erkek ve kadınlardır.

— Peki, bu kötü koku nedir?. Dedim; bunu da şöyle anlattı:

— Onların ferçlerinden çıkan şeyin kokularıdır.

Bundan sonra, bir kısım kadınları gördüm ki, asılmışlar. Bunların elleri boyunlarına sıkıca bağlanmıştı.

— Bunlar kimlerdir?. Dedim; Malik şöyle anlattı:

— Kocalarına hiyanet edip mallarını telef edenlerdir. Bundan sonra, birtakım erkekleri ve kadınları gördüm. Bunlaraateşte azab ediliyordu. Bunların üzerine zebaniler musallat olmuştu. Bunlar feryad ettikçe, zebaniler ateşten sopalarla vuruyorlardı. Karınlarına ateşten süngüleri saplıyorlardı. Vücutlarını da ateşten kamçılarla dövüyorlardı. Bunların azaplarını pek çetin gördüm.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

— Bunlar, analarına ve babalarına isyan ederek karşı gelenlerdir. Yine bir kavim gördüm; bunların boyunlarına ateşten dağlar gibi büyük halkalar geçirmişlerdi.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

— Bunlar, üzerlerinde bulunan emanetleri sahiplerine vermeyenlerdir.

Bundan sonra, bir kavim gördüm; zebaniler bunları ateşten bıçaklarla boğazlıyordu. Ama bunlar aynı saatte diriliyordu. Bunlar di-rilince, zebaniler tekrar onları boğazlıyordu.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

— Bunlar, haksız yere adam öldürenlerdir.

Bir kavim daha gördüm; gayet çirkin ve kötü kokulu cife yiyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

— Bunlar gıybet edip insanların etini yiyenlerdir. Bunlardan başka, cehennemde iki sınıf kimse gördüm; bunların

bir sınıfı erkeklerden, bir sınıfı da. kadınlardandı. Bunların azabı gayet şiddetli idi.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

— Bu erkekler, beğlerin önünde sopa ve kamçılarla gidip zavallı fakirlere vurup zulüm edenlerdir. O kadınlar ise., sureta libas giyip hakikatta cümle azası belli, açık hükmünde ve erkeklere aşikâr olanlardır. Ayrıca dışarı çıktıkları zaman, erkekleri kendilerine çekenlerdir. Bu sebepten, başları deve hörgücü gibi büyük olup selâmetle doğruca cennete giremezler.

Bundan sonra, cehennemde bir alay erkek ve dişi kimseler gördüm. Bunların azabı birbirine benzemiyordu. Her birine bir başka türlü azap olunuyordu. Bu tabakada azap olunanlar arasında bunlardan şiddetli azap olunan yoktu. Şöyle bir azapla azap ediliyorlardı’ Bunları ateşten sopalar üzerine asmışlardı. Etleri pişip dökülüyor; sadece kemik kalıyorlardı. Hak Taâlâ onların etlerini bitiriyor; yine önceki gibi etleri pişip dökülüyordu.

Bazıları da, ateşten zincirlerle, bukağılarla bağlanmışlardı; böylece azap olunuyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

— Bunlar, vücut sağlıkları yerinde iken, namazı terk edenlerdir.

Ve., şöyle dedim:

— Ey Malik, kapıyı kapa; bakacak takatim kalmadı. Malik şöyle dedi:

— Ya Resulellah, mübarek gözünüzle müşahede ettiğiniz azapları, gördüğünüz gibi ümmetinize bildirin. Ümmetinizi çok çekindirin. Hasiyetlerden, Allah’ın emrine aykırı hareketten onları alıp men edin. Allah’a tam itaata teşvik edip ibadet yoluna getirin. Allah’ın azabı şiddetlidir. Cehennemi yedi tabakadır. Bu gördüğünüz ilk tabakasıdır. Aşağıları daha şiddetlidir.»

Bunu dinledikten sonra, Resulüllah S.A.V efendimiz ümmetine şef katından dolayı ağlamaya, şefaat ve niyaza başlar.

Ümmetinin zaafı ve o gibi azaba takat getiremeyeceklerini anlatıp o kadar ağladı ki; Cebrail, Mukarreb melekler ve orada bulunan diğer melekler dahi ağlamaya başladılar. Resulüllah S.A.V efendimizin tazarru ve niyazına:

— Amin!. Dediler..

Bunun üzerine, izzet sahibi Yüce Hak’tan şu hitap geldi:

— Habibim, senin değerin benim katımda büyüktür; duan makbuldür. Şefaatin makbuldür. Gönlünü hoş tut; seni muradına eriştirdim. Kıyamette sana bir makam vereceğim; şu kadar asileri sana bağışlayacağım, ta ki:

— Yeter.

Diyesin.. Senin ümmetini sair ümmetlerin üzerine seçtim. Seni de onlara şefaatçi kıldım. Dilediğin kadar şefaat eyle; kabul ederim.

Sonra..

Bu Malik’ten başka, cehennem hazinleri (kapıcıları, bekçileri, bakıcıları) on sekiz tanedir; Malikle on dokuz olurlar. Bunların gözleri yıldırım gibidir. Ağızlarından yalın ateş çıkar. Bunlarda asla esirgemek ve acımak yoktur. Her an öfkeleri artmaktadır. Vücutları gayet büyüktür. Onların büyüklüğünü şundan anla: Onlardan biri tek eli ile yetmiş bin kâfiri alıp cehenneme atar. Kâfirin vücudu ise., gayet büyüktür; ağzındaki dişlerinin her biri, Uhud dağı kadardır. Her bir dişi Uhud dağı kadar olunca, başının ve vücudunun nekadâr büyük olacağını hesap eyle. Bir omuzundan, diğer omuzuna varıncaya kadar olan mesafe, dokuz günlük yoldur. Derisinin kalınlığı üç günlük yoldur. İşte, koca cüsseli yetmiş bin kâfir avucu içine sığınca, o melek nekadâr büyüktür, düşünüle..

Bu meleklerin eli altında o kadar zebani vardır ki, onların sayısını ancak Allah-ü Taâlâ bilir.

Şöyle bir rivayet geldi:

— Yüce Hak, Resulüllah S.A. efendimize bu on dokuz meleğin vasıflarını beyan yolunda şu âyet-i kerimeyi yolladı:

—«Onun üzerine on dokuz melek tayin edilmiştir.» (74/30) Resulüllah S.A. efendimiz ümmeti namına mahzun oldu; halâs olmalarını diledi. Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Senin ümmetine on dokuz harfli bir cümle ihsan eyledim. Ümmetin onu devamlı olarak bırakmadan okursa., kendilerini o on dokuz cehennem hazinlerinden ve onların yardımcıları olan zebanilerin azabından emin kılarım. O cümle şudur:

— Bismillahirrahmanirrahim. (Rahman Rahim Allah’ın adı ile..) Hak Taâlâ cümlemizi, Habib-i Huda Şefi-i Ruz-ü Ceza Hazret-i

Ebelkasim Muhammed Mustafa hürmetine cehennemden azad eylesin. Âmin!.

Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

— «Bundan sonra, Malik o deliği kapadı. Daha sonra Cebrail ezan okuyup kamet getirdi.

Ben de imam oldum; bu üçüncü semâ ehli ile iki rekât namaz kıldım.

DÖRDÜNCÜ SEMÂ

Bandan sonra DÖRDÜNCÜ SEMÂYA yükseldik.

Yüce Hak bu semayı ham gümüşten yaratmıştır. (Bir rivayette: Beyaz inciden yaratmıştır.)

Bu semânın adı: Zâhir’dir. Kapısı nur olup nurdan kilidi vardı.

Bu kapının üzerinde: LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH (Allah’tan başka ilâh yoktur; Muhammed Allah’ın Resulüdür), kelime-i tevhidi yazılmıştı.

Bu kapıya müekkel olan meleğin adı: Salsail’dir.

Daha önce anlatılan şekilde kapı çalınıp vaki sual cevap olduktan sonra, kapıyı açtı. İçeri girdim; Salsail’i gördüm. Tüm işlerin her biri ona bırakılmıştı. Bunun emrinde, dört yüz bin melek vardı. Bu meleklerden her birinin emrinde dört yüz bin mülâzimi vardı.

Bu meleklerin teşbihi şuydu:

— Zülümatın ve nurun halikı Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Güneşin ve aydınlık veren ayın halikı noksan sıfatlardan münezzehtir. En yüceden daha üstün Zat noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bunların arasında bir bölük melâike gördüm. Bunların kimi kıyamda durmuştu; kimi de secde yerine bakıyordu. Hiç bir şekilde gözlerini o yerden ayırmıyor huşu ile duruyordu. Kimisi de secde yerinde burunlarına bakıp huşu ile duruyordu.

Anlatıları üç sınıf meleklerin teşbihi’ şuydu:

— Rabbımız, noksan sıfatlardan tam manası ile münezzehtir; pek mukaddestir. Öyle bir Rahman Rahim’dir ki: Ondan başka ilâh yoktur.

Cebrail’e sordum:

— Bunların ibâdetleri bu mudur?. Cebrail bana şöyle anlattı:

— Bunlar, yaratıldıktan bu yana, tam huşu üzere dururlar. Dua eyle; bu ibadeti ümmetin için iste.

Dua edip istedim; ümmetime namazda huşu ihsan olundu. Bundan sonra, İdris a.s. ve Nuh a.s. peygamberleri gördüm. Bunlara selâm, verdim. Selâmımı alıp tazim eylediler. Bana:

— Hoş geldin ey salih kardeş, ey salih peygamber. Dediler ve çeşitli ikramların müjdesini verdiler. îdris’in teşbihi şuydu:

— Dilekte bulunanlara icabet eden Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Zalimleri tutan Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Öyle münezzeh bir zattır ki, yücelebildiği kadar yüceldi; hiç kim-Be onun yüceliğine yetişemez.

Nuh’un okuduğu teşbih ise şu idi:

— Hayy ve Halim olan Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Hak Ferd Kerim Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Aziz Hakim Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bundan sonra, İsa’nın a.s. validesi Meryem’i, Musa’nın a.s. validesi Buhayid’i, Firavun’un hanımı Âsiye’yi gördüm. (Allah onlardan razıt olsun.) Bunlar beni karşıladılar. Meryem’in yetmiş bin köşkü vardı; hepsi de ak incidendi. Musa’nın validesinin dahi yeşil zümrütten yemiş bin köşkü vardı. Âsiye’nin de kızıl yakuttan, kızıl mercandan yetmiş bin köşkü vardı.

Bunları geçtikten sonra bir derya gördüm. Onun suyu kardan be-

— Bu deniz nedir?.

Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı:

— Buna: Kar Denizi, adı verilmiştir. Bunu geçtikten sonra, güneşi gördüm.»

Bir rivayette güneş: Yüz altmış kere kürre-i arzdan büyüktür. îbn-i Abbas’ın rivayetinde ise şöyle anlatıldı:

— Güneşin büyüklüğü yetmiş yıllık yoldur.

Yüce Hak, güneşi yarattıktan sonra, bir de altından bir gemi yarattı. Bu gemiye kızıl yakuttan bir taht koydu; bunun üç yüz altmış ayağı vardır. Her ayağını bir melek tutar.

Böylece, o deryada güneşi kayık içine koyarlar. Üç yüz altmış bin melek tutarak her gün güneşi maşrıktan mağribe götürürler; her gece mağripten meşrıka getirirler. Bundan sonra o melekler ibadetle meşgul olmaya başlarlar. Ertesi gün için üç yüz altmış bin melek gelir; bu hizmeti eda eder. Taa, kıyamete kadar bu iş böyle sürüp gider. Bir kere bu hizmeti edene, bir daha sıra gelmez. Kur’an-ı Kerimde Fürkan-ı Mecid’de Yüce Hak şöyle buyurdu:

—«Güneş, kendi karargâhında yürümektedir.» (36/38)

Müfessirler dediler ki:

— Güneşin karargâhı arşın altındadır. Allah onlara rahmet eylesin.

Melekler, güneşi, her gece arşın altına götürürler. Orada Yüce Hakka secde eder. Taa, kıyamet vakti yaklaşıncaya kadar. O zaman şu emr-i ilâhî gelir:

— Güneş mağripte dursun; orada doğsun.

Bu mananın geniş şekli: Arais-i Salebi nam eserde mevcuttur. Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

— «Bundan sonra Cebrail ezan okuyup kamet getirdi. Dördüncü semâ ehli olan meleklere imam olup iki rekât namaz kıldım.

BEŞÎNCÎ SEMÂ

Bundan sonra, BEŞÎNCİ SEMÂYA yükseldik.

Yüce Hak, bunu kırmızı altından yaratmış, ismine:

— Safiye. Derler.

Daha önce anlatıldığı biçimde, diğer semâlarda olduğu gibi; kapının açılması istendi. Belli sual cevap vaki oldu. Sonra, kapı açıldı.

İçeri girince gördüm ki: Oranın hazini Kelkâil nurdan bir kürsü üzerine oturmuş.. Ona selâm verdim; tazim edip selâmımı aldı.

Buna beş yüz bin melek hizmet ediyordu. Bu meleklerden her birinin beş yüz bin melek etbaı (emirlerine tabi melkler) vardı. Bunlar şu teşbihi okuyorlardı:

— Mukaddestir, mukaddestir Rablar Rabbı. Noksan sıfatlardan münezzehtir en yüce en azametli Rabbımız. Pek mukaddestir meleklerin ve ruhun Rabbı.

Bu teşbihi okumaya devam ediyorlardı.

Bunlan geçtikten sonra, bir güruh melâikeye rasladım; bunların hesabını ancak Yüce Mevlâ bilir. Bunlar huşu üzere ka’dede oturmuşlardı; daima dizlerine bakıp şu teşbihi okuyorlardı:

— Noksan sıfatlardan münezzehtir en yüce faziletin sahibi. Süb-handır mahza adalet olup zulmetmeyen Yüze Zat.

— Bunların ibadeti bu mudur?. Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar yaratıldıktan bu yana, hep bu ibadetle meşguldürler. Niyaz eyle; Yüce Hak bu ibadeti ümmetine ihsan eylesin.

Ben de tazarru ve niyaz edip diledim; namazda ka’de ihsan olundu.

Bunları geçtikten sonra, İsmail a.s. İshak a.s. Yakup a.s. Lut a.s. ve Harun a.s. peygamberleri gördüm.

Bunlara selâm verdim. Selâmımı aldılar ve bana:

— Hoşgeldin ey salih oğul, ey salih kardeş, ey salih peygamber. Dediler. Kemaliyle tazim edip güzel ikramların müjdesini verdiler.

Bu peygamberlerin teşbihi şuydu:

— Vasfedenler, azametini ve müntehasını anlatmaktan yana aciz kaldıkları Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Boyunlar önünde eğilen, güçler ona karşı küçülen Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bunu geçtikten sonra, bir deryaya vâsıl oldum. Onun büyüklüğünü, ancak Yüce Hak bilir. Onu başkası anlatamaz.

— Bu derya ne deryasıdır?. Dedim; Cebrail bana şöyle anlattı:

— Bunun adına:

— Bahr’ün – nıkam, (azab deryası.) Derler. Nuh tufanı bu deryadan inmiştir.

Bundan sonra, Cebrail ezan okuyup kamet getirdi. Beşinci semâ meleklerine imam olup iki rikât namaz kıldım.

ALTINCI SEMÂ

Bundan sonra ALTINCI SEMÂYA çıktım.

Bu semâyı Yüce Hak sarı yakuttan yaratmış. Adına:

— H a l i s a.

Derler. Buranın hâzinine de:

— Semhail. Derler.

Daha önce anlatılan usulde kapının açılması istendi; belli sual cevap vaki oldu. Kapı açıldı; içeri girdik.

Oranın hazini Semhail’i gördüm; hizmetinde altı yüz bin melek vardı. Her meleğin emrinde ise., ayrıca altı yüz bin yardımcı var. Hepsi de şu teşbihi okuyorlardı.

— Kerim Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Açılan nur Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Öyle münezzeh bir zattır ki, semâlarda onların ilâhı odur; yerde olanların ilâhı odur.

Semhail’e selâm verdim; selâmımı aldı. Tam manası ile bana tazim etti. Sonra:

— Allah-ü Taâlâ senin hasenatını, kerametlerini, kalbinin nurunu bereketli kılsın.

Diye dua eyledi; ben de onun bu duasına:

— Amin!. Dedim.

Bunu geçtikten sonra, büyük bir melâike zümresine vardım. Bunlara:

– Kerrubiyyun.

Adı veriliyordu. Bunların adedini ancak Allah-ü Taâlâ bilir. Bunların başkanı bir ulu melektir ki, yalnız bu ulu meleğin yetmiş bin melek hizmetçisi vardır. Her hizmetçisinin de yetmiş bin yardımcısı var. Bunlar yüksek sesle teşbih ve tetlil okuyorlardı. Bunları geçtikten sonra, kardeşim Musa’yı gördüm. Selâm verdim. Selâmımı aldı; kalktı, beni iki gözlerimin arasından öptü. Sonra şöyle dedi:

— Seni bana gösteren Allah’a hamd olsun.

— Ve., benim için Yüce Hak’tan nice kerametlerin müjdesini verdi; şöyle dedi:

— Bu gece sen, Mevlâ’nın cemali ile münevver ve münacaat-ı Huda ile mükerrem olacaksın. Zaif ümmetini unutma. Sana ne ihsan olunursa, ondan ümmetine de nasib iste. Eğer bir şey favz olursa, mümkün olduğu kadar hafif olmasını taleb eyle.

Musa’nın okuduğu teşbih duası şuydu:

— Dilediğine hidayet nasib eden Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Dilediğini dalâlette bırakan Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Gafur Rahim olan Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir.

Musa’dan ayrıldığımda ağladı. Sordum:

— Ağlamanın sırrı nedir?. Diye., şöyle anlattı:

— Yeni bir zat benden sonra peygamber oldu; onun ümmeti benim ümmetimden daha fazla cennete girecektir.

Bunu geçtikten sonra, Mikâil’e eriştim. Büyük bir kürsüye oturmuştu. Önünde büyük bir terazi vardı. O terazinin her gözü, yerler ve gökler sığacak kadar büyüktü. Önünde nice nice tomarlar vardı.

Yanına varıp selâm verdim. Selâmımı aldı; kalkarak tazim eyledi. Bana şöyle dua etti:

— Allah-ü Taâlâ senin kerametini ve sürürünü artırsın. Onun bu duasına karşılık ben de:

— Amin!.

Dedim. Sonra bana şöyle bir müjde verdi:

— Senin ümmetine olan hayır ve keramet, hiç bir ümmete müyesser olmamıştır. Onların mizanı cümlesinden ağırdır. O kimseye saadetler olsun ki, sana tabi olup sever. Vay o kimsenin haline ki, sana isyan eder..

Mikâil’in yanında o kadar çok melek vardı ki, onların adedini ancak Allah-ü Teâlâ bilir. O meleklerin hepsi bana şöyle dediler:

— Cümlemiz senin fermanına itaatkârız. Daima sana salâvat okuruz. Âdem’in yaratılmasından yirmi beş bin yıl evvelinden bu ana gelinceye kadar, her ne mikdar yağmur ve kar yağdıysa.. onların her katrasına bir melek hizmet ederek indirir. Ne kadar bitki, meyve, hububat biterse, her birine bîr melek hizmet eder. Hizmetini de tam yapar. O hizmette bir kere bulunan meleğe kıyamete kadar bir daha sıra glmez. Onların çokluğu nekadardır; bundan kıyas eyle.

O meleklerin teşbihi şuydu:

— Her müminin ve kâfirin Rabbı Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Noksan sıfatlardan münezzehtir o zat ki, hamile kadınlar onun heybetinden içlerindekini düşürürler.

Mikâil’in teşbihi de şuydu:

— Pek Yüce Rabbım tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.» Bir rivayette şöyle anlatıldı:

— Her kim yukarıda anlatılan:

—«Pek Yüce Rabbım, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.» Teşbihi okumaya devam ederse, o kimse öldüğü zaman, Mikâil kendisine rahmet meleği ile hediye gönderir. Her kimin ki kabrine rahmet meleği gelir; o kimse kabir azabından emin olur. Bu mana icabıdır ki, Resulüllah S.A. efendimiz: —«Pek Yüce Rabbım tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.» Teşbihini sünnet eyledi. Ta ki, ümmeti secdelerinde o teşbihe devam etmek sureti ile anlatılan saadete nail olalar.

Resulüllah S.A. efendimizin anlat tıklarına devam edelim: —«Bundan sonra, yeşil ve nurlu bir denize eriştim. Burada kadar melâike vardı ki bunların sayısını ancak Allah-ü Taâlâ bilir; ondan başka kimse bilmez. Bunların teşbihi şuydu:

— Kadir muktedir olan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. En keremli kerim olan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Celil Azim olan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir.

Sordum:

— Bu ne gûna deryadır?. Cebrail şöyle anlattı:

— Bunun adına:.

— Yeşil deniz. (Derya). Derler.

Bundan sonra, Cebrail ezan okudu; kamet getirdi. Altıncı semâ meleklerine imam oldum; iki rekât namaz kıldım.

YEDİNCİ SEMÂ

Bundan sonra, YEDİNCİ SEMÂYA çıktık. Hak Taâlâ bunu nurdan yaratmıştı. Bunun adına:

— G a r i b a.

Derler. Bu semâya bakan hazinin ismine de:

— E f r a i l  derler.

Cebrail,” daha önceki semâ kapılarında olduğu gibi, kapının açılmasını istedi; içeriden sual geldi. Cebrail o suallerin cevabım verdi. Sonra, kapı açıldı; içeri girdik; Efrail’i gördüm.

Bunun yedi yüz bin hademesi vardı. Her hademenin de yedi yüz bin avanesi vardı.

Bunların okuduğu teşbih şuydu:

— Öyle Yüce sübhan Zattır ki, semâyı tavan yapıp yükseltti. Öyle Yüce bir zattır ki, yeri yaydı ve döşedi Sübhandır o Yüce Zat ki, yıldızları doğdurdu; onları (veya yere) süs eyledi, Öyle sübhan bir Zattır ki, dağları yerleştirdi, onlara kurulu bir düzen verdi.

Efraile selâm verdim. Sevinerek selâmımı aldı. Bana nice ikramların ve hasenatın kabulü müjdesini verdi.

Her semânın (bu semânın olabilir) kapısı üzerinde şu cümle yazılı idi:

— Allah’tan başka ilâh yoktur: Muhammed Allah’ın Resulüdür. Ve.. Ebu Bekir Sıddîk.. (LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH VE EBU BEKİR’İN’İS – SIDDİK.)

Burada bir melek gördüm; başı arşla beraberdi. Ayakları da yerin zemininde idi. O kadar büyüktü ki: Yüce Hak ona izin verse, yedi kat gökleri bir lokma edip yutardı.

Bu meleğin tesbihi şuydu:

— Varlığını celâli ile perdeleyen Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Rahimlerdekine dilediği sureti veren Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bundan sonra bir melek gördüm; bu meleğin yedi yüz bin başı vardı. Her başında da yedi yüz bin yüzü vardı. Her yüzünde de yedi yüz bin ağzı vardı. Her ağzında da yedi yüz bin dili vardı. Her dili ile, yedi yüz bin lügat konuşuyordu. Konuştuğu dilerin hiç biri diğerine benzemiyordu.

Bu meleğin ayrıca yedi yüz bin kanadı vardı.

Bu melek, her gün cennette olan nur deryasına yedi yüz kere dalıyordu. Her dalıp çıktıkça, silkiniyor; sıçrayan her damlasından Yüce Hak kudreti ile bir melek yaratıyordu. Ondan yaratılan her melek, Yüce Hakkı şöyle teşbih ediyordu:

— Sübhansın şanın nekadar yüce.. Sübhansın makamın nekadar üstün.. Sübhansm efendim, halkına merhametin ne kadar çok..

Bunu geçtikten sonra, bir melek gördüm; bir kürsü üzerine oturmuştu. Başı arş altında, ayaklan da yerin dibinde idi. O kadar büyüktü ki: Dünya ve içindekiler ona ancak bir lokma olurdu. Kanadının bir ucu mağripte, bir uca da meşrıkta idi.

Yedi yüz bin melek, onun hizmetine durmuşlardı. Bu meleklerden her birinin eli altında yedi yüz bin melek vardı. .

— Bu kimdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bu, İsrafil’dir.

Gidip selâm verdim. Selâmımı aldı; bana çok müjdeler verdi. Bunun teşbihi şöyleydi:

— Duyan ve bilen Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisini halka perdeleyen Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Yüce Rabbımız, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bundan sonra, bir kimseyi gördüm ki: Nura gark olmuş. Gayet heybetli ve vekarh bir şekilde bir kürsü üzerinde oturmuştu. Önünde çokça çocuklar vardı. Sordum:

— Ey Cebrail, bu kimdir?. Ki, büyük bir nuru, çok vekarı ve hey beti var. Önünde duran sıbyan çocuklar kimlerdir?.

Cebrail şöyle anlattı:

— O, sizin büyük ceddiniz İbrahim’dir. Seni ve sana iman eden ümmetini sever. Alemlerin Rabbı Yüce Allah’a niyaz edip, senin ümmetine iyilikte bulunmak diledi. Yüce Hak, onun bu dileğini kabul buyurdu; o sıbyan çocukları verdi. Onlar, senin ümmetin buluğa ermeden ölen kız ve erkek çocuklardır. Onların terbiyesini, Hak Taâlâ ibrahim’e bıraktı. Onları kıyamete kadar terbiye edip ilim ve edep öğretecektir. Onları kemaliyle yetiştirdikten sonra, mahşer günü önüne katıp arasat meydanına getirecektir. Oradan, Yüce Allah’ın manevî huzurunda durup şu niyazda bulunacaktır:

— Ya Rabbi, bunlar habibin Muhammed ümmetinin S.A. buluğa ermeden ölen sabileridir; emr ü fermanın ile ilim ve kemalle onları yetiştirdim; yüce dergâhına getirdim. Kerem, lütuf ve ihsan senindir.

Onun bu niyazı üzerine, Yüce Hak, azamet ve celâli ile şöyle buyuracaktır:

— Ey çocuklar, gidin cennete girin.

Bu hitab-ı ilâhî üzerine onlar şöyle diyeceklerdir:

— Rabbımız, fazlınla, ihsanınla analarımızı ve babalarımızı bize bağışla.

Yüce Hak, tekrar şöyle buyurur:

— Size sorgu sual yoktur; varın cennete girin; ama babalarınız ve analarınız için sorgu sual vardır; hesab vardır.

Bunun üzerine, o çocuklar şöyle niyaz ederler:

— Rabbımız, biz onları ayrılığımızla dünyada mahzun ettik. Bugün, her yana yaygın rahmetinle onları mesrur edelim.

Onların bu yakarmalarına acıyan Kerim ve Rahim olan Yüce Allah tazarru ve niyazlarım kabul buyurur:

— Gidin, Kevser havzından şarap alın; babalarınıza ve analarınıza içirin.

Bundan sonra, Cebrail bana şöyle dedi:

— Öne geç; ibrahim’e selâm ver.

Ben de, gittim; selâm verdim. Bana tazim edip selâmımı aldı. Sonra şöyle dedi:

— Hoşgeldin, ey salih oğul, ey salih peygamber. Sonra şöyle devam etti:

—Ey oğul, sen bu gece âlemlerin Rabbının cemalini müşahede ile müşerref olacaksın; türlü türlü lütufların mazharı olacaksın. Ümmetin ise, cümle ümmetlerin âhiri ve çok zayıfıdır. Onlara şefkat edip Rabbından dile..

Devam etti:

— Ya Muhammed, ümmetine benden selâm eyle. Onlara haber ver: Dünya fanidir; zevali çabuk olacaktır; Allah katında ise., hor ve hakirdir. Yüce Hak, dünyaya sineğin kanadı kadar itibar etmemiştir. Onun süslerine aldanıp saraylarına ve güzel elbiselerine, türlü türlü yemeklerin lezzetine, hizmetçilerine ve haşmetine gönül vererek aldanıp ömürlerini boşa gidermesinler. Âhiret bakidir. Gece gündüz pak şeriatınla, hidayete ileten sünnetinle amel edip Allah-ü Taâlâ’nın rızasını tahsile çalışsınlar. Cennetin yeri boldur. Oraya çokça ağaçlar diksinler.

Sordum:

— Cennete nasıl ağaç dikilir?.

Şöyle anlattı:

— Şu teşbih duâsıdır: Allah sübhandır, hamd Allah’a mahsustur. Allah’tan başka ilâh yoktur. En büyük Allah’tır. Güç, kuvvet yüce ve azim olan Allah’ındır. Bu teşbihi okusunlar. Bunu her okudukça, cennette bir ağaç dikilir.

Bundan sonra, Cebrail ezan okudu; kamet getirdi. Yedinci semâ meleklerine imam olup iki rekât namaz kıldım.

BEYT’ÜL – MAMUR.

Bundan sonra, BEYT’ÜL – MAMUR’a yükseldim.

Burası, yedinci semâda bir beyt-i mükerremdir. Kâbe-i Mükerre-me’nin üzerine gelir; o kadar da büyüktür. Onu semâdan bıraksalar, tam Kâbe-i Mükerreme’nin üzerine iner.

Yüce Hak onu kızıl yakuttan yaratmış. Onun yeşil zümrütten iki kapısı vardır. Kızıl altından on bin kandil asılmış. Ak gümüşten bir minaresi vardı. Onun yüksekliği beş yüz yıllık yoldu. O beytin kapısına bir minber konmuştu. Yaratıldıktan bu yana, hatta kıyamete ka-dar her gün yetmiş bin melek ona gelir. Onun önünde nurdan bir deniz vardır. Orada yıkandıktan sonra, arkalarına nurdan birer rida alıp onunla ihrama girerler.

— Lebbeyk.

Diyerek ihram giyenler gibi bu beyti tavaf ederler. Oraya bir defa gelene kıyamete kadar bir daha sıra gelmez.

Buraya giden de, ancak yedinci semâ melekleridir. Sonra, Cebrail elimden .tuttu; içeri girdik. Şöyle dedi:

— Ya Resulellah, burada da imamet edin.

Cebrail ezan okudu. Yedi kat semâ ehli tümden iktida edip iki rekât namaz kıldım.

Bu topluluğu görünce hatırıma şöyle geldi: Ümmetime de bu toplu ibadetten nasib verilse.. Bunun üzerine, o gizliyi saklıyı bilen Yüce Zat, içimden” geçeni bilip şöyle ferman eyledi:

— Ya Muhammed, senin ümmetine de böyle bir topluluk olacaktır. Onun günü cumadır; cemaatıdır.»

Bazı vaaz kitaplarında şöyle yazıldı:

— Cuma günü olduğu,zaman, mele-i âlâ Beyt-i Ma’mur’a toplanır. Cebrail ezan okur; İsrafil ise, hutbe irad eder. Mikâil ise, imam olur; yedi kat semâ melekleri ona uyarlar.

Cuma namazı tamamen kılındıktan sonra, Cebrail şöyle söyler:

— Ey melekler, şahid olun. Bu ezanın sevabını Muhammed ümmetinin müezzinlerine bağışladım.

İsrafil ise, şöyle der:

— Ey melekler şahid olun; ben de bu hutbenin sevabını Muhammed ümmetinin hatiplerine bağışladım.

Mikâil ise, şöyle der:

— Bu imamlığın sevabını Muhammed ümmetinin imamlarına

bağışladım.

Melekler dahi, sevaplarını Muhammed ümmetinin cuma namazı kılanlarına bağışlarlar.

Bunun üzerine, Yüce Hak katından şu ilâhî ferman gelir:

— Ey melekler, bana cömertlik mi arz edersiniz; halbuki cömertliği yaratan benim. Şahid olun; cuma gününe tazim eden Muhammed ümmetinden ister kadın, ister erkek olsun, hepsinin günahını bağışladım. Onları cehennemden azad eyledim.

Böylece, kerem ihsanında ve rahmet itasında bulunur.

Allahım, bize de bunu nasib eyle; o sevaba ermeyi bize kolay eyle. Emin Peygamber S.A.V hürmetine.. Ey merhametliler merhametlisi! Âmin!.

SÎDRE-İ MÜNTEHA

Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurdu:

—«Bundan sonra, SİDRE-İ MÜNTEHA’ya çıkarıldım.»

Sidre-i Münteha için ulema çeşitli görüş beyan ettiler.- Bilhassa bu ismin verilmesi üzerine..

Ibn-i Abbas r.a. şöyle anlattı:

— Hakkın ilmi orada son bulup ondan öte ne olduğunu kimse bilmediği için:

— Sidre-i Münteha.

İsmi verildi. Bazıları da şöyle anlattı:

— Yukarıdan inen oraya gelir; aşağı geçemez. Aşağıdan yukarı çıkan da oraya ulaşır; ondan yukarı çıkamaz. Bundan ötürü oraya:

— Sidre-i Münteha. Denildi.

Bazıları da şöyle anlattı:

— Ruhlar âlemi orada nihayet bulur; bunun için:

— Sidre-i Münteha.

İsmi verildi.

İbn-i Abbas r.a. şöyle anlattı:

— O, altından yaratılan bir ağaçtır. Dallarının bazısı zümrütten, bazısı da yakuttandır. Dibinden tepesine kadar olan mesafe yüz elli yıllık yoldur. Onun yaprakları fil kulağına benzer; gayet büyüktür. Onun bir yaprağı bütün dünyayı örter. Yemişleri testi şeklindedir. O ağacı nur kuşatmıştır.

Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

—«O ağacın üzerinde o kadar melâike gördüm ki, sayısını ancak Allah-ü Taâlâ bilir. O ağacın bütün yapraklarını sarmışlardı. O melekler, çekirge gibi parlıyor, yıldızlar gibi şule veriyorlardı.» Bu manada şu âyet-i kerime gelmiştir: —«Sidreyi bürüyen buruyordu o zaman.» (53/16) Müfessirler, bu âyet-i kerimenin tefsirinde şöyle dediler:

— Melekler çokluklarından o ağacı ihata etmişlerdir.

Şöyle rivayet edildi:

— O ağacın yapraklarında o kadar melâike vardır ki, gökteki yıldızların ve yerdeki kumların sayısı kadardır. Altın kelebek suretinde melekler vardır.

O meleklerin cümlesi, Fahr-i Kâinat Hulasa-ı Mevcudat Resu-lüllah S.A.V efendimizin huzuruna gelip selâm verdiler. Mübarek cemalini gördükleri vakit, Allah’a şükür edip Allah-ü Teâlâ’nın rahmeti ile müjdelediler. Tüm taatlarının sevabını Resulüllah S.A.V efendimizin ümmetine bağışladılar.

Cebrail’in makamı bu ağacın budakları arasında, yeşil zümrütten bir budaktır. Onun yüksekliği yüz bin yıllık yoldur. Orada bir yaprak vardır; yassılığı yedi.kat gök ve yedi kat yerdir. Orada nurdan bir sergi döşenmiştir; üzerinde kırmızı yakuttan bir mihrap vardır. O mihrap Cebrail’in makamıdır. O mihrabın önüne, Habib-i Ekrem Resulüllah S.A.V efendimizin namına konulmuş bir kürsü vardı. O konalı beri üzerine hiç kimse oturmamıştı.

Bundan sonrasını Resulüllah S.A.V efendimizden dinleyelim:

—«İşte, Cebrail beni aldı; o kürsünün üzerine oturttu. O kürsünün her yanına kürsüler konmuştu; gördüm. Önünde on bin kürsü konmuştu; Tevrat yazıyorlardı. Her kürsünün etrafında da kırk bin kürsü vardı; üzerine melekler oturmuş Tevrat okuyorlardı.

Sağ yanında da bin kürsü konmuştu; yeşil zümrüttendi. Üzerinde melekler İncil yazıyorlardı. Her kürsünün etrafında kırk bin kürsü vardı, bunların üzerine de melekler oturmuş İncil okuyorlardı.

Sol tarafına da zebercedden on bin kürsü konmuştu; melekler üzerine oturmuş Zebur yazıyorlardı. Her kürsünün etrafında da kırk bin kürsü konmuştu; melekler Zebur okuyorlardı.

Ard canibine de kızıl yakuttan on bin kürsü konmuştu. Üzerlerinde melekler Kur’an-ı Azimüşsan yazıyorlardı. Her kürsünün etrafına da kırk bin kürsü konulmuştu; melekler oturmuş Kur’an-ı Kerîm okuyorlardı.»

Şöyle anlatıldı:

— O kürsünün önünde Tevrat, sağında İncil, solunda Zebur yazılıp okunmasının hikmeti şudur: Mefhar-ı Âlem Güzide-i Beniâdem Resulüllah S.A. efendimiz henüz dünyaya teşrif etmeyip risaletle ba-as olunmazdan evvel o kitaplar nazil olmuştu. Onlarda, Resulüllah S.A. efendimizin güzel vasıflarını, iyi huylarını, Allah katında habib olduğunu, cümle halktan ileri bir kereme erdiğini, ümmetinin cümle ümmetlerden hayırlı ve faziletli olduğunu açıktan beyan ettiklerine işaret vardı.

Kur’an-ı Kerîm’in ard canipte yazılıp okunmasındaki hikmet ise, şudur: Bu, Resulüllah S.A.V efendimize nazil olan kitaptir. Resulüllah S.A. efendimiz beka sarayına teşrif ettikten sonra da, onun hükmü kıyamete kadar baki kalacaktır. Kıyamette dahi, onunla hüküm olunacaktır. Ve onun, nesh, tebdil, tağyir ve tahriften korunup mahfuz kalacağına işaret’tir.

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

—«Bundan sonra, Cebrail bana şöyle dedi:

— Ya Resulellah, senden bir dileğim var. Bu makamda iki rikât namaz kılasm ki, makamım onunla bereket kesbeyleye..

Bu sebeple, ben de iki rikât namaz kıldım. Beyt-i Mamur’da olduğu gibi, cümle sidre-i münteha melekleri bana iktida ettiler.»

Böylece, Resulüllah S.A.V efendimizin meleklere göre daha şerefli olduğu gerçekleşmiş oldu.

CENNETİN DÖRT IRMAĞI

Resulüllah S.A.V efendimiz anlatmaya devam ediyor; şöyle buyurdu:

—«O ağacın altında dört ırmak akıyordu; ikisi zahir, ikisi de batındı.

Cebrail şöyle dedi:

— O batın olan ırmaklar cennete gider. Zahirdeki ırmaklar ise.. dünyaya gider ki, biri Fırat; diğeri de Nil nehridir.

Bir ırmak daha gördüm; etrafında yakuttan, inciden, zeberced-den haymeler kurmuşlardı. Ayrıca ırmak kenarında yeşil kuşlar gördüm; boyunları deve boynuna benziyordu. Cebrail şöyle dedi:

— Bu gördüğün Kevser ırmağıdır; Hak Taâlâ sana nasib etti.» Bu manada Kur’anda şöyle anlatıldı:

—«Biz sana Kevser ırmağını ihsan ettik.» (108 /l)

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

—«Bu ırmak, yakuttan, zümrütten çakıl taşlan, üzerine akıyordu. Suyu sütten beyazdı.

Ondan bir bardak alıp içtim; baldan tatlı idi. Kokusu miskten daha latifti.

O ağacın altında, ayrıca bir çeşme akıyordu. Cebrail şöyle anlattı:

— Bunun adına:

— Selsebil.

Derler. Bundan iki ırmak peydah olur. Onlardan birine: Kevser, diğerine de: Rahmet, adını verirler. İkisi de cennet kapısının önünde akar.

Cennete girenler, Kevserden içtikleri zaman, kalbe dair afet, kötü huy, düşük âdetlerinin cümlesinden pak olurlar.

Aynca rahmet kaynağından da gusül ederler. (Yani: Yıkanırlar.) Erkekler yıkandığı zaman, Âdem’in cüssesinde, boylan altmış zira, enleri de yedi arşın olur. Otuz üçer yaşında, yeşil bıyıklı olurlar.

Hanımlar yıkandığı zaman, on sekiz yaşında bakire kız olurlar. Kızlıkları hiç bozulmaz.

Böylece, cennete girerler. Bir daha kocakarı olmak, yaşlı ihtiyar olmak yoktur.

İşte, o suların başı budur.

Gördüm ki: Sidrenin önünden saf saf olmuş melekler geçerler. Safları birbirine bitişmişti. O kadar uzamıştı ki: Bir baştan çok sür’-atli uçan kuş olsa, yüz yılda öbür başa varamazdı. Esen yelden daha hızlı gidiyorlardı. Birinin üzerinden ok atsan, okla beraber gider; ok onu geçemezdi. Bunları görünce Cebrail’e sordum:

— Bu melekler nekadar çoktur; nereden gelir; nereye giderler?. Ne zamandan beri böyle geçerler?.

Cabrail şöyle anlattı:

— Yaratıldığım vakitten beri bunlar böyledir. Hiç kesilmeden geçerler. Nereden gelip nereye gittiklerini bilmem.

Kendi kendime:

— Bunlar nekadar da çok!.

Diye hayret ettiğimde, hemen Cebrail’e şu âyet-i kerime vahyolun-du:

— Rabbım askerlerini ancak kendisi bilir (74/31) Bana tebliğ etti.

Bundan sonra, önüme üç kâse getirdiler: Birinde şarap, birinde bal, birinde de süt vardı. Ben, sütü alıp içtim. Cebrail bana şöyle dedi:

îslâm fıtratını seçtin. Ümmetin İslâm dininde sabit olurlar. Şarabı alsaydın, ümmetin azgın ve şaşkın olurdu.

Sidrede bir melek gördüm; ondan büyük bir melek görmedim. Onun boyu, bin kere bin yıllık yol kadar uzundu.

O meleğin yetmiş bin başı vardı. Her başında da yetmiş bin yüzü vardı. Her yüzünde de yetmiş bin ağzı vardı. Her başında da yetmiş bin kisvesi vardı. Her kisvesine, Din kere bin inci asılmıştı. O inciler o kadar büyüktü ki, her incinin içinde bir deniz vardı; o denizde balıklar cevelan ederdi. O balıkların sırtlarına: LA İLAHE İLLALLAH MU-HAMMEDÜN RESULÜLLAH (Allah’tan başka ilâh yoktur; Muham-me Allah’ın Resulüldür.) kelime-i tevhidi yazılı idi.

O melek, bir elini başına, bir elini de arkasına koyup teşbih okurdu. O teşbih okudukça, sesinin güzelliğinden arş harekete gelirdi.

Cebrail’e sordum:

— Bu melek kimdir?. Diyerek., şöyle anlattı:

— Bu meleği Yüce Hak, Âdem’den a.s. iki bin sene evvel yarattı.

— Şimdiye kadar nerede idi? onun meskeni nerededir?. Dedim; şöyle anlattı:

— Cennette arşın sağında bir yer vardır; bu meleğin karargâhı idi. Oradan bu makama getirdiler.

 

RAMAZAN-I ŞERiF

Gittim; selâm verdim. Kalkmak sureti ile tazim edip selâmımı aldı. Kanatlarım açtı; cümle yer ve gök onun kanatlan ile örtülürdü. Benim yüzümü öptü. Şöyle dedi:

— Sana müjde., keza ümmetine de.. Yüce Hak, ümmetinin günahlarım af ve mağfiret etmek için onlara mübarek bir ay ihsan etti.

Bu ay ramazan-i şerif ayıdır. O ayı, bu gece sana ve ümmetine ihsan edecektir. Onun hürmetine ümmetin affolunur.

Ve., ben, bu gece bu büyük müjdeyi sana tebliğ için buraya gönderildim.

Gördüm ki: Önünde iki sandık duruyor. Her birinin üzerinde nurdan kilidi vardı. O meleğe sordum:

— Bu sandıkların içinde ne vardır?. Diyerek., şöyle anlattı:

— Bu sandıkların birinde, senin ümmetinden ramazan ayında oruç tutanlardan, taa ramazan ayı çıkıncaya kadar cehennemden azad olanların, taa, kıyamete kadar ramazan ayı içinde azad olanların azadlık beratları vardır.»

Bir başka rivayette ise, o meleğin şöyle anlattığı söylenir:

— Ramazan ayında her gün iftar vaktinde Yüce Hak oruç tutanlardan altı yüz bin kulu cehennemden azad eder; taa, cumaya kadar böyle.

Cuma günü olduğu zaman, gece ve gündüz yirmi dört saatinin her saatında altı yüz bin kulu cehennemden azad eder; taa, kadir gecesi oluncaya kadar.

Kadir gecesi olduğu zaman, ki o: Gecesi ve gündüzüyle yirmi dört saattir. Her saatında, ramazn-ı şerifin başlangıcından cuması ile beraber o geceye kadar, nekadar kul azad olunduysa.. o kadar kulu cehennemden azad eder.

Ramazanın son günü olduğu zaman, iftar zamanı, bütün ramazan ayında cuması ile, kadir gecesi ile beraber nekadar kul azad eylemiş-se.. o kadar kulu cehennemden azad eder.

İşte., tümden azad olanların beratları bundadır.

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına geçelim:

—«Bu sandığın diğerinde de şu vardır ki; kıyamet günü ümmetinden yetmiş bin kişiye hesapsız azapsız cennet ihsan olunacaktır. İşte, bunlann beratları bu sandığın içindedir.

O yetmiş bin kişinin dahi her biri için, yetmiş bin kişi bağışlanacaktır; bu bağışlananlar, akraba ü taallukatmdan, tamdık dostlarından ve sair asi müslümanlardan yetmiş adam alıp hesapsız olarak, cennet ikramına nail olacaklardır. Bütün bunların beratlan bu sandıktadır.

Sana ve ümmetine TUBA ya Resulellah.»

— T U B A.

Derken şu manayı anlatmak ister:

— Ya Resulellah, cennat-ı aliyat, içinde sayıya gelmeyen türlü türlü üstün nimetler, tuba ağacının zavki senin ve senin ümmetin ieifcdir.

Bu cümlede: Parça anlatılırken, bütün murad edilmektedir; mecazdır. Yani: TUBA anlatılıp, bütün cennat-ı aliyat ve nimetleri murad olundu.

Üstte anlatılan mana: TUBA, cennette bir ağacın ismi olduğuna göredir. Amma, TUBA EYTAB kelimesinin müennesidir. Buna göre mana şöyle olur:

— Dünyada güzel hal, beğenilen bir geçim tarzı, hayırlı amelle geçen uzun ömür, ömür tamam olunca da iman nuru, kelime-i irfan (kelime-i tevhid) ile emaneti teslim etmek, kabirde Münker Nekirin suali kolay olması, kabrin cennet bahçesi haline gelmesi sonunda rahatlık, mahşer günü hamd sancağı altında ve büyük arşın gölgesinde türlü türlü nimetlere ermek, kitabı sağdan almak, hesabın kolay olması, ilk geçenlerle sırat köprüsünü geçmek, Allah’ın fazlı ile meccanen doğruca cennete girmek, orada lezzetlerin en azizi olan cemal müşahedesine ve Allah’ın cemalini müşahedeye nail olmak sureti ile merama kavuşmayı sana ve ümmetine müjdelerim.

Resulüllah S.A.V şöyle buyurdu:

—«Bundan sonra bir melek gördüm. Horoz suretinde idi; beyaz inciden yaratılmıştı.

Bu meleğin sağında yetmiş bin kanadı vardı; solunda da yetmiş bin kanadı vardı. Her kanadında da yetmiş bin tüyü vardı inciden. Yetmiş bin tüyü de yakuttandı. Yetmiş bin tüyü de kızıl altındandı. Yetmiş bin tüyü de gümüştendi. Yetmiş bin tüyü de, misktendi. Yetmiş bin tüyü de kâfurdandı. Yetmiş bin tüyü de anberdendi. Yetmiş bin tüyü de zafirandandı.

Onun boyu arştan, yedi kat yerin dibine kadardı.

Onun her kanadında şu yazılmıştı:

— Rahman Rahim Allah’ın adı ile.. Allah’tan başka ilâh yoktur; Muhammed Allah’ın Resulüdür. Her şey helak olacaktır; Vahid Kahhar Allah’tan başka..

Her namaz vakti geldiği zaman; o melek başını kaldırır:

— Azim Allah’ın adı ile., ona hamd olsun.. Diyerek teşbihle meşgul olur. Onun teşbihi şuydu:

— Sübhansın Allahım.. Şanın nekadar yüce..

Bundan sonra, kanatlarını birbirine vurur; onun bu vuruşundan acaip sesler çıkar.

 

NAMAZ KILANLAR

Bu ses, cennete ulaştığı zaman, cennet ağacının dallan birbirine dokunur; cennetin yakuttan ve laalden kubbelerine ulaşır. Oralardan da latif sedalar çıkar. Bu sedadan huri, gılman ve vildan ayıkır; anlar ve:

—Ümmet-i Muhammed’in namaz ve ibadet vakti geldi..

Diyerek birbirlerine müjdelerler.

Bundan sonra, o melek harekete geçer; arş titrer.

Bunun üzerine Yüce Hak, o meleğe sorar:

— Neden titrersin?.

Yüce Hakkın bu hitabına cevaben şöyle der:

— Ya Rabbi, Muhammed ümmeti namaza kalktı; halbuki üzerlerinde şu kadar günahları var. Onun için titrerim.

Yüce Hak şöyle buyurur:

— Ey melek, sen sakin ol. Benim rahmetim namaz kılanların üzerine vacib oldu. Şahit olun, ben onlara rahmetle nazar edip af ve mağfiret ettim. Onları cehennemden azad eyledim. Habibimin yüzü suyu hürmetine meva cennetini onlara nasib eyledim.

Böylece, Yüce Hak, lütuf ve keremini beyan eder.

 

CEBRAİL’İN KENDİ SURETİ

Ve., burada, Cebrail’i kendi suretinde gördüm.

Onun altı yüz kanadı vardır; türlü türlü, cevahirden ve incidendir. O altı yüz kanadından ikisini açtığı zaman, mağriple meşrıkı doldurur. O kanatlar türlü cevahirle bezenmiştir. Bir omuzundan, bir omuzuna kadar mesafeyi tez uçan kuş, beş yüz yılda alır.»

Bazıları da, bu mesafe için şöyle dedi:

— Yedi yüz yıllık yoldur.

  

TAHİYYAT DUASI

Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

— «Cemal nimeti ile mükerrem olduğumdan dilime şöyle demek geldi:

— ET-TAHİYYATÜ LÎLLAHÎ VES-SALÂVATÜ VET-TAYYÎBA-TÜ. (Lisan ile sena, hamd ve ibadet, beden ile ibadet; mal ile ibadet ancak Allah-ü Azimüşşan’a mahsustur. Hak mabud ancak odur.)

Ben, böyle dedikten sonra, celâl ve ikram sahibi Yüce Allah şöyle buyurdu:

— ES-SELÂMÜ ALEYKE EYYÜHA’N-NEBÎYYÜ VE RAHMETUL-LAHİ VE BEREKÂTÜHU. (Selâm sana Ey Peygamber. Yani: Dünya ve âhiretin cümle azaplarından ve kötülüklerinden dehşet ve şiddetlerinden selâmette ol, ey şanlı peygamber. Allah’ın rahmeti ve bereketleri de sana..)

Bu şekilde bana has bir selâm verdi; buna karşılık şöyle dedim:

— ES-SELÂMÜ ALEYNA. VE ÂLÂ İBADlLLAH’İS-SALÎHÎN. (O selâma icabet ve kabul ettiğimizden, dünyanın ve âhiretin selâmeti bizlere olsun. Yani: Bütün peygamberlere.. Sonra, salih kullara olsun. Ki: Salih kullar Muhammed ümmetinin adıdır. Bu manaya göre:

— Selâm ümmetimin de üzerine olsun. Demektir.)

Cebrail bu sırdan haberdar oldu; bulunduğu madamdan şöyle şe-hadet etti:

— EŞHEDÜ EN LA İLAHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHU VE RESULÜH. (Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur; yine şehadet ederim ki, Muhammed onun kulu ve resulüdür.)

Bundan sonra, izzet sahibi Yüce Allah bana şöyle sordu:

— Ya Muhammed, sema ehli hangi amelin işlenmesini temenni ve arzu ederler, bilir misin?.

Şöyle dedim:

— Bilmem ey Rabbım, her şeyi sen bilirsin. Gaybleri de yine sen bilirsin.

Tekrar izzet sahibi Rabbım şöyle buyurdu:

— Ya Muhammed, mele-i âlâ hangi ameli işlemeyi arzu ve temenni eder, bilir misin?.

Şöyle dedim:

— Bilmem ey Rabbım, onu ve herşeyi ancak sen bilirsin. Çünkü sen, gaybîeri bilensin.

Bundan sonra, lütfunu, keremini, fazlını, ihsanını verip her şeyi keremi ile öğretti. Cümle ilimlere vâsıl eyledi. Tekrar sordu:

— Mele-i âlâ hangi ameli işlemek ister bilir misin?. Şöyle dedim:

— Günahlara kefaret olan ve onları kapatan amelleri, cennetteki dereceleri yükselten amellerin işlenmesini isterler.

îzzet sahibi Rabbım sordu:

— Günahlara kefaret olan ameller nedir?. Şöyle dedim:

— Soğuk günlerde soğuk sû ile abdest alıp azalarını tam yıkamak, cemaatle namaz kılmaya ayakları ile yürüyüp gitmek, bir na-ması kıldıktan sonra, öbür namazı beklemek, (yani: Vakit yaklaştı mı diyerek hazırlanmak), bu üç amel günahlara kefarettir. Her kim bu üç ameli işlerse, o kimse, hayırla ömür sürüp gider; daima hayır içinde olur. Anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenir.»

Son iki cümleye verilen mana, cümîe-i hayriye olduğu düşünülerek verilen manadır. Ama inşaiye ve duâiye de olabilir; o zaman da mana şöyle olabilir:

— «Her kim bu üç ameli işlerse, rica ve niyazım odur ki, o kimse hayırla ömür sürüp geçinsin. Daima hayır içinde olsun. Anasından doğduğu günkü gibi günahlarından yana temiz pak olsun.»

Resulullah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

— «İzzet sahibi Rabbım-tekrar sordu:

– Cennette dereceleri âli kılan amel nedir?.

Şöyle dedim:

— Misafire ve halka yemek yedirmek, rasgeldiği mümine selâm vermek, gece insanlar uyurken kalkıp namaz kılmak., bu üç amel, cennette dereceleri âli kılar.

Bundan sonra, sübhan olan Yüce Hak, bana tekrar şöyle buyurdu:

— Söyle, ya Muhammed.

— Ne söyleyeyim?., ya Rabbi. Dedim, Yüce Hak şöyle buyurdu:

– Şu duayı oku: Allahım, senden iyiliklere dair amel işlemeyi, kötülükleri terki istiyorum. Bir kavme azab edeceksen, ben de onların arasındaysam, azaba uğramadan beni zatına al. »

Server-i Alem Seyyid-i Veled-i Beniâdem Resulüllah S.A.V efendimiz yakınlık makamına nail olup cemal müşahedesine erdi. izzet sahibi Rabbın kelâmını duyarak ilmelyakin derecesinden aynelyakine ulaştı Gaybî imanı şuhuda dayalı bir imana çevrildi. Sübhan olan Yüce Hak, bu mânayı Resulüllah S.A.V efendimize haber verip şöyle buyurdu:

— «Rabbından, kendisine gelene Resul iman etti.» (2/285) Burada:

— «Resul.»

Lafzından murad, Resulüllah S.A. efendimizdir. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Üstteki âyet-i celile üzerine şöyle dedim:

— Evet ya Rabbi, cümle inzal olunanlara iman ettim. Yüce Hak şöyle sordu:

Başka kim iman etti?. Şöyle dedim:

– – Bütün müminler şanı büyük Allah’a iman etti. (2/285) Yüce Hak tekrar sordu:

— Başka kime iman ettiler?. Şöyle dedim’:

— Allah’ın meleklerine, kitaplarına ve resullerine. Allah’ın resulleri arasında hiç bir fark gözetmeyiz; cümlesini tasdik .ederiz.

Yüce Hak şöyle buyurdu:

– Müminler, inzal olunanlara ve Rabbın kitabında olan emirlere ne dediler?.

— Duyduk iman getirip itaat ettik. (2/285)

Dediler ya Rabbi.

Dedim. Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Doğru söyledim ya Muhammed, onlar benim kitabımı dinleyip emrime itaat ederler. Şimdi ne muradın varsa, iste; verilir.

Şöyle dedim:

— Rabbımız, affını mağfiretini isteriz; sonunda senin huzuruna varacağız. Af ve mağfiret ederek huzuruna pak ilet. (2/285)

Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Seni ve ümmetini bağışladım.

Sonra, Yüce Hak azamet ve celâli ile şöyle buyurdu:

— Allah, hiç bir nefse gücünden fazlasını teklif etmez; ancak gücü yettiği kadarını ona emreder. Bu meyanda, yaptığı bir iyilik olursa; kendi yararınadır. Yapacağı masiyet misilli şeyler ise., kendi zararımadır. (2/286)

Bundan sonra, Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Bu gece ata (ihsan-bahşiş) gecesidir. Ya Muhammed, ne muradın varsa iste; verilsin. ‘

Şöyle dedim:

— Rabbımız, hata, nisyan olarak bizden vaki şeylerle bizi muahaze etmez. (2/286)

Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Senden ve ümmetinden hata ve nisyan olarak vaki günahları bağışladım; af ettim. Kendilerine zorla yaptırılan günahlarını da affettim.

Sonra şöyle buyurdu:

— Tekrar iste; verilecektir.

Şöyle dedim:

— Rabbımız, bizden evvel gelen ümmetlere yüklediğin ağır yükleri bize de yükleme. (2/286)

Bizim şeriatımızı sair ümmetlerin şeriatları gibi zor ve güçlü eyleme.»

Resulüllah S,A.V efendimiz şunu anlatmak istiyor: Geçmiş ümmetlerin üzerlerine yüklenen ağır amelleri bize de emretme.

O ameller: Mallarının dörtte birini zekât vermek, elbiselerine murdar bir şey bulaşınca, o bulaşık yeri kesmek, irtikâb ettikleri günahın cezasını tezden vermek ve benzeri cezalar..

Meselâ: Onlar bir günah işledikleri zaman, tayyibattan bir şey onlara helâl olduğu halde, irtikâb ettikleri günah dolayısı ile, ceza olarak o şey haram olurdu.

Sonra onlar, bir masiyet irtikâb ettikleri zaman maymun ve hınzır şekline döner değişirlerdi.

Geceleri bir günah işledikleri zaman, ya alınlarına yahut kapılarının üzerine o günahları yazılırdı. Şöyleki:

Gece bu adam bir günah işledi: bunun cezası kendisini öldürmektir.

Yahut onun cezası şunlardır: Kendisini ateşe yakmak, falan azasını kesmek..

Bu şekilde onların yaptıkları hatalar açıklanır; dolayısı ile rüsvay olurlardı.

Yine onlar, kiliselerinden başka bir yerde namaz kılamazlardı; caiz değildi.

Oruç tutacakları gece, yatsıdan sonra yemek ve ehlinin yanma varmak haramdı.

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim:

— «İşte, bunlar gibi cümle güçlükleri bize de yükleme. Diyerek niyaz eyledim. Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Sana ve ümmetine kolaylık ihs’an eyledim; bu güçlükleri yüklemem. Başka iste; verilsin.

Şöyle dedim:

— Rabbımız, gücümüzün yetmeyeceği şeyleri bize yükleme. (2/ 286)

(Yani: Belâları ve ağır işleri..) Şöyle buyurdu:

— Sana ve ümmetine böyle güçleri yetmeyeceği şeyleri, ağır işleri, meşakkatleri yüklemem. Başka iste; verilecektir.

Şöyle dedim:

— Bizi affet. (2/286) Şöyle buyurdu:

— Senin ve ümmetinin günahlarını affettim.

— Bizi bağışla. (2/286) Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Seni ve ümmetini mağfiret eyledim.»

Bir rivayete göre: Resulüllah S.A. efendimiz masiyetleri tek tek sarahaten anlatıp onlardan ümmeti için mağfiret dilemiştir. Her istediği için de Yüce Hak:

— Bağışladım. Buyurdu.

Resulüllah S.A. efendimiz şöj’le devam etti:

— «Sonra şöyle dedim:

— Bize merhametinle muamele eyle. (2/286)-Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Merhamet eyledim.

Daha sonra:

— Sen velimizsin, yardımcımızsın. (2/286)

Dedim; Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Cümle müminlerin velisi Allah-ü Azimüşşandır; kâfirlerin mevlâsı yoktur.

Sonra şöyle dedim:

— Küf f ar kavme karşı bize yardım eyle. (2/286)

Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Seni ve ümmetini taa, kıyamete kadar küffar kavme karşı galip ve muzaffer eyledim.

Bundan sonra, Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Habibim, bunlardan başka her ne dileğin varsa, iste; verilsin. Şöyle dedim:

— Ya Rabbi, İbrahim’i kendine halil eyledin. Musa ile, vasıtasız kelâm eyledin. Davud’a büyük bir mülk verdin; demiri onun elinde mum gibi erittin, yumuşattın; dağlan taşlan ve kuşları onun emrine müsahhar eyledin; onunla beraber teşbih eder oldular, îdris’i yüce mekâna yüselttin. Süleyman’a Öyle büyük bir mülk verdin ki, o mülk kendisinden sonra hiç kimseye lâyık ve münasip olmaz. Ve ona, insanları, cinleri, şeytanları, vahşî hayvanları, kuşlan, rüzgân müsahhar eyledin. Keza ona kuşların ve hayvanların dillerini bildirdin. isa’ya Tevrat’ı ve incil’i öğrettin. Onun duası ile, gözsüzlere göz, dertlilere derman, hastalara şifa ihsan eyledin; ölüleri dirilttin; kendisini ve anasını şeytanın mekrinden emin kılıp korudun. Bunlann mukabili olarak bana ne ihsan eylersin?.

Yüce Hak, azamet ve celâli ile şöyle buyurdu:

— Ya Muhammed, seni kendime habib ettim; ibrahim’i halil ettiğim gibi.. Allah’ın hahibi halilden daha faziletlidir.

Seni hem cemalimle müşerref ettim; hem de vasıtasız söyleştim; Musa’ya söyleştiğim gibi..

Sana Fatiha suresini ve Bakara suresinin âhirini verdim; bu ikisi benim Arş’ımın hazinelerindendi. Senden evvel gelen peygambere vermedim; sana ve senin ümmetine verdim.

Sni yer ehlinin cümlesine; cinnine, insanına, beyazına, siyahına hemen hepsine resul peygamber gönderdim. Senden evvel hiç bir peygamberi bu şekilde cümleye peygamber göndermedim.

Yerin cümlesini ümmetine temizleyici kıldım. Su bulduğunuz ve takatiniz yettiği kadar abdest alınız; gusül ediniz. Su bulamazsanız, yahut takatiniz yetmezse, guslün ve abdestin yerine teyemmüm ederek temizlenin.

Bütün yeri mescid kıldım; nerede bulunursanız, namazınızı küm, ibadetinizi yapın.

Düşmandan aldığınız ganimet mallarını sarfa ve ümmetine helâl eyledim; kullanın. Bunu, evvel gelen hiç bir peygambere ve ümmetine helâl etmedim.

Seninle düşmanın arasında bir aylık yol varken, o düşmanların kalbine korku koymak sureti ile sana yardım eyledim.

Sana dilediğine şefaat izni verdim.

Cümle kitapların seyyidi ve ulusu olan Kur’-an-ı Azimüşşan’ı sana inzal eyledim.

Senin sineni yardım; senden günahı giderdim.

Senin zikrini yükselttim; ben her nerede amlsam, sen de benimle beraber anılırsın.

Seni yetim bulup korudum ve terbiye etmedim mi? Sen yolu kaybettiğinde, sana yolu buldurmadım mı?. Seni muhtaç bulduğumda, zengin etmedim mi?. Allah-ü Taâlâ bana öyle buyurdukça ben şöyle diyordum:

— Evet ya Rabbi, bu büyük nimetlerin hepsi ile bana in’am, ihsan, lütuf ve kerem eyledin.

Sonra, Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Ümmetin arasında bir cemaat kıldım; onların kalbleri Kur’-an’ın mahalli ve karargâhıdır. (Yani: Onun ezber edilmesini kolay ederim. Onlar da Kur’an’ı ezber edip cümlesini ezbere okurlar.) Senden evvel gelen peygamberlerin ümmetleri peygamberine gelen kitabı ezber edemezlerdi; bu nimeti ancak senin ümmetine ihsan eyledim. Senin ümmetini cümle ümmetlerden hayırlı kıldım. Senin ümmetini orta ümmet, âdil ümmet kıldım-

Seni cümleden evvel yarattım. Peygamber gönderilmekte, cümlenin sonuncusu kıldım.

Seni cümle mahluka fatih, cümle enbiyaya hatim kıldım.

Sana Kevser hazvmı verdim; sana sehimler ihsan eyledim. Ki bu sehimler sekiz tanedir. Şunlardır: İslâm, hicret, cihad, namaz kılmak, zekât vermek, ramazan orucu tutmak, emr-i maruf, nehy-i münker.

Bundan sonra, şöyle sordum:

— Ya Rabbi, cümle mahluku geçtikten sonra bana bir vahşet gel di. O zaman, Ebu Bekir’in şivesi ve onun sesi gibi bir sesle şöyle dendi Ya Muhammed hele biraz dur. Yüce ALLAH tarafından rahmet yağdı-‘ rılmaktadır.

Bunu işitince, iki şeye hayret ettim. Biri şu ki: Ebu Bekir ben geçip daha evvel mi geldi?. İkincisi şudur ki: Benim Rabbımın nama za ihtiyacı yoktur. O halde:

— Namaz kılıyor. (Salât ediyor.) Cümlesinden murad nedir?.

Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Benim bir kimseye salât etmeye ihtiyacım yoktur. Sana inzal eylediğim kelâmımda gelen;

— O, size salât eder; keza melekleri de.. Ta ki, sizi zulmetten nura çıkara. Müminlere karşı merhamet sahibidir. (33/43)

Âyeti oku. O kelâmımdan anlarsın ki, benden olan salattan murad: Sana ve ümmetine rahmettir.

Ya Muhammed, Ebu Bekir’in durumuna gelince., şudur: Kardeşin Musa peygamberin daima ünsiyeti asası ileydi. Bunun için Tur dağında münacaatı sırasında kendisine dehşet hali arız olunca, ona hitap edip:

— Elindeki nedir ya Musa?. Dedim; Musa bana şöyle dedi:

— Asamdır.

Bu asanın adını anınca, vahşeti ve dehşeti, münacaatın heybeti zail oldu. Bu vaziyette sen de Musa gibisin ya Muhammed. Senin ün-siyetin dünyada ve âhirette Ebu Bekir iledir. Sana dehşet ve vahşet geldiği zaman, Ebu Bekir suretinde bir melek yarattık. Onun şivesi, sesi ile sana nida ettirdik. Ta ki, onun sesini işittiğin zaman onunla ünsiyet edesin. Vahşetin ve dehşetin tamamen gide. Vahyin azameti, ilâhî heybet dilediğini istemekten seni almaya.. Hatta o ünsiyetin sebebi ile, konuşmaya liyakat hâsıl ola; dehşetin tamamen gide..

Ben azametimle zatımı acizlikten ve tüm noksanlardan tenzih ederim. Rahmetim gazabımı geçti. (Yani: Rahmet nişanlarım, gazap nişanlarımdan çok çoktur.) Dilediğini söyle, tüm hacetlerini ve muradını arz eyle.

Bundan sonra, Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Hani Cebrail’in sana arzettiği haceti?. Şöyle dedim:

— Ya Rabbi, sen bilirsin; söylemeğe hacet yok. Kerem ve ihsan senindir.

Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Onun arzusunu kabul ettim; istediğini verdim. Kıyamet günü ümmetin sıratı geçmeyi istediği zaman, kanadını tutup kolaylıkla geçirsin. Ancak, seni ve senin ashabını seven ümmetini asan geçirsin; bunun için izin verdim.

Şöyle dedim:

— Ya Rabbi, sen benden evvel gelen ümmetlere türlü azaplar ey-ledin. Bazısının üzerine taşlar yağdırdın; helak eyledin. Bazılarını da suda boğdun. Bazılarını Cebrail’in sayhası ile helak eyledin. Bazılarını yere geçirdin. Bazılarının üzerine ateşler yağdırıp helak eyledin. Bazılarını şiddetli kasırga ile helak eyledin. Bazılarının vücutlarını hınzır ve maymun şekline çevirdin; öyte helak eyledin. Ya Rabbi, benim ümmetime benden sonra neler edeceksin?.

Merhametliler merhametlisi keremliler keremlisi âlemlerin Rabbi şanı büyük Yüce Zat, azamet ve celâli ile şöyle buyurdu:

—Onların üzerine azap .indirdim; ama senin ümmetine daima rahmet indiririm. Onları hınzır ve maymun şekline çevirdim; ama senin ümmetinin seyyiatını hasenata tebdil ederim. Onların fasıklarına tevbe ihsan eder; iyi hale çeviririm. Kötü huylardan kurtarır; iyi huylara sahip ederim. Onları anlayışızlıktan halâs eder; hallerini ilim ve kemale çeviririm. Ümmetinden her kim bana tazarru niyaz edip beni anarak:

— Ey Rabbim. Derse.. Şanı yüce ben:

— Lebbeyk kulum, ne istiyorsan söyle; yaratayım.

Derim. Ümmetin için sana şefaat izni veririm. Seni ümmetine şefaat edici kılarım. Cümle şefaatim kabul ederim. Daha sonra şöyle buyurdu:

— Ya Muhammed, senin ümmetinin mallarım çoğaltmadım; ta ki hesapları uzun olmaya.. Ümmetinin vücutlarım büyük yaratmadım;

ta ki, dünyada yiyeceğe, içeceğe ve giyeceğe ihtiyaçları az ola. Ömürlerini uzun etmedim; ta ki, uzun ömre aldanıp kalbleri kararmaya.. Bir de, daima ölümü düşünüp ölümden sonrası için hazırlık göreler. Onlara ani ölüm vermedim; ölüm için hastalıkları sebep eyledim. Ta ki, gaflete dalıp gittikleri sırada, ani ölüme uğramayalar. Hastalık geldiği zaman, günahlarına tevbe edeler, borçlarını ödeyeler; kusurlarını ve eksiklerini tamam edeler. Vasiyetlerini de yapalar. Onları tüm ümmetlerden sonra dünyaya getirdim, ta ki kabirlerinde tutulup kalmaları az ola. Ancak ümmetler tamam oluncaya kadar duralar. Ümmet tamam olunca, da, salmalar; cennet nimeti ile kereme nail oîalar. Sübhan olan Yüce Hak, bundan sonra şöyle buyurdu:

— Ya Muhammed, senin ümmetin bazan bana muti olur; bazan da asi olurlar.

Onların bana taatları rızamladır. Benim rızamla -olan amellerini kabul ederim. İçinde bulunan kusurlarını da affedip bol ecir ihsan ederim. Ben kerimim; onlara keremimle muamele ederim. Onların isyanları benim kazamladır; o ezelî kazamla olduğu için, onların isyanlarını bağışlarım. Ben rahimim; onlara rahmetimle muamele ederim.

Sübhan olan Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Ya Muhammed, ümmetine söyle; Yüce Hak size şöyle buyurdu:

— Bir kimseyi, size in’am ihsan, iyilik ettiğinden dolayı sevecek-seniz, ben azimüşşan cümleden daha fazla sevilmeye iâyıkım. Sizi yoktan var eyleyip bu şekilde latif cisim, güzel aza ve hesaba gelmeyen türlü türlü nimetlerimle kesintisiz size in’am ve ihsan ederim. Bir an yoktur ki, o anda size yeni nimetlerim verilmeye,. Şimdi beni cümleden ziyade sevip emrime itaat, fermanıma muti ve münkad olmalısınız.

Size tekrar şöyle buyurdu:

— Sema ve yer ehlinin birinden korkacaksanız, korkulmağa ben azimüşşan cümleden daha iâyıkım. Çünkü her şeye gücüm yeteri Azabım şiddetlidir. Hiç bir kimse kaçmak, saklanmak için, yahut kendisine bir başkası sahip çıkmak sureti ile benden kaçıp kurtulmağa güçlü değildir. Durum böyle olunca, daima benden çekinip aykırı hareketten sakının.

Yüce Hak size tekrar şöyle buyurdu:

— Bir kimseden, bir şeyi isteyeceksiniz, istenmeğe ben cümleden daha iâyıkım. Çünkü, cümle hacatı kabul, cümle muradı ihsan eden ancak benim. .

Size tekrar şöyle buyurdu:

— Bir kimseye cefa ettiğinizden dolayı utanıp haya edecekseniz, benden utanın utanılmaya cümleden daha iâyıkım. Çünkü, sizi yoktan var ettim. Bu ana kadar size çeşit çeşit nimetlerle in’am ve f asan ettim. Türlü belâlardan da halâs ettim. Ben bunu yaparken, siz üstün emirlerimi terk edip yasak ettiklerimi irtikâb edersiniz. Durum böyle olunca, benden utanın; yasak ettiğim işlerden kaçının. Emirlerimi yerine getirin.

Size tekrar şöyle buyurdu:

— Bir kimseyi nefsiniz ve malınız için seçip tercih edecekseniz, seçilip tercih edilmeğe ben cümleden daha lâyıkım. Çünkü, halikınız, razikınız ve mabudunuz ancak ben azimüşşanım. Durum böyle olunca, malen ve bedenen daima bana kulluk ve ibadette olun.

işte., bütün bunları sizin için:

— Ümmetine tebliğ et.

Diyerek bana emir buyurdu. Ayrıca Hak Taâlâ ümmetimden şikâyet etti.

O şikâyet ettiği şeylerden birini şöyle anlattı:

— Ben, onlardan peşin amel istemem; her ameli vakti vaktine isterim. Onlara gelince, rızıklarmı benden peşin isterler. Hatta nice yıllık nzıklarını ihsan etmiş iken, ona kanaat etmeyip onu yiyecek bitirecek kadar ömürleri olduğunu bilmezler. Hal böyle îken, yine dünyaya karşı haris olup:

— Geçinecek şeyim yoktur.

Diyerek sızlanırlar; daha fazlasını talep ederler. Acaba uçan kuşları görmezler mi?. Kışlarda bütün âlemi kar bürümüş iken, sahrada yaşayan kuşlar sabah olunca yuvasından kursağı boş olarak çıkar; akşam yuvasına döndüğü zaman kursağı doludur. Ümmetin bunu görüp ibret almaz mı? Bütün çevre kar dolu ve hiç bir kara yer yok iken onlara rızıklarmı veren bizim de rızkımızı ihsan eder, diye neden ümmetin rızıklarına olan tekeffülüme itimad etmezler.

ikinci bir şikâyeti için de şöyle buyurdu:

— Ben, onların rızıklarmı başkasına vermem; halbuki onlar başkasına amel işlerler. (Yani: Riyakârlık edip gösteriş yaparlar.)

Üçüncü şikâyeti için şöyle buyurdu:

— Onlar benim rızkımı yerler; benden başkasına şükür ederler. Meselâ:

— Bağımdan bu kadar üzüm hâsıl oldu; tarlamdan şu kadar mahsûl hâsıl oldu; ticaretimden şu kadar kazanç elde ettim.

Derler. Halbuki, o üzümü bitiren, mahsulü veren, ticaretten fayda ihsan eden benim. Niçin beni anıp:

— Bağımdan şu kadar üzüm, şu kadar mahsul, ticaretimden şu kadar fayda ihsan eyledi.

Demezler?. Nedendir bu gafletleri, utanmazlar mı?.

Dördüncü şikâyeti için şöyle buyurdu:

— Cümle izzet bendendir. Dünyada kabirde ve âhirette cümle izzeti veren ben azimüşşanım. Halbuki onlar izzeti başkasıler. Yani:

— Bir mansıp sahibi olaydım, malım çok olaydı. Diyerek, izzeti maldan ve makamdan talep ederler.

Halbuki onlâr fanidir. Ölüm geldiği zaman, hiç biri ile bağlantı kalmaz.: Böyle izzet mi olur?. Onlar bana itaat etsinler, ben onları iki cihanda ,aziz ve muhterem ederim.

Beşinci şikâyet olarak şöyle buyurdu:

— Ben, cehennemi kâfirler için yarattım. Halbuki onlar, daima kendilerini ceheneme atacak işleri yaparlar.

Bu şikâyeti üzerine şöyle dedim:

— Ya Rabbi, kelâmın haktır. Ümmetim bu buyurduklarının hepsini irtikâp ederler. Sen azimüşşan ayıpları örten ve günahları bağışlayan Gani Kerim ve Rauf ve Rahim’sin. Sırf lütuf ve inayetinle onların suçlarını affet. Ayıplarını ört. Cürüm ve günahlarını fazlınla, ihsanınla bağışla. Geniş rahmetinle onları, çeşitli bahşiş, kerem, nimet ve lütuflarınla rahmetine nail edip cennetine ulaştır.

Bu niyazım üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Ya Muhammed, eğer ümmetin günah işlemez olsaydı; günah işleyen bir ümmet yaratırdım. Ta ki, onları af ve mağfiret edip affedici bağışlayıcı olduğumu aşikâr edeyim.

Ya Muhammed, sen benim habibimsin, kulumsun. Cümle mahluku senin için yarattım. Ümmetin günahları için rahmet denizimi hazırladım.

Ya Muhammed, sen üstün şanına, yüce makamına nazar eyle. Seni cemalimle, müşerref ve mükerrem eyledim. Vasıtasız olarak, seninle benim aramda tercüman olmadan seni kelâmımla mükerrem eyledim. Senin için makbul olanlar benim için de makbuldür. Senin için merdud olanlar, benim için de merdududdur.

Sonra şöyle buyurdu:

— Hakikat şu ki, sen cennete cümle enbiyadan evvel gireceksin. Sen cennete girmeyince, hiç bir peygamber girmez. Ümmetin ise, cümle ümmetlerden evvel cennete girecektir. Ümmtin cennete girmedikçe, hiç bir ümmet cennete giremez.

Sonra şöyle buyurdu:

— Ya Muhammed, sen cümle ümmetten ümidini kes; çünkü onların ellerinde bir şey yoktur. Daima sohbetin benimle olsun. Çünkü, dönüşün banadır. Kalbini dünyaya bağlayıcı olma. Çünkü, be”n seni dünya için yaratmadım.

Sonra şöyle buyurdu:

— Ya Muhammed, senin ümmetinden üç bölüğün bir bölüğünü sana bağışladım. Baki kalan bir bölüğünü de kıyamette bağışlarım. Ta ki, benim katımda, senin kadrin ve kıymetin mahşer günü cümle mahluka açık görüne..

Bundan sonra, Yüce Hak bana nice büyük işlerin hükmünü verdi. Ama o işleri size haber vermeğe izin vermedi.

Ümmetime bir gün ve bir gecede elli vakit namaz kılmak ve cenabetten sonra, yedi kere gusül etmek, elbiseye necaset bulaştığı zaman yedi kere yıkamak farz kılındı. Yüce Hak, bunları emir buyur-düğü zaman,”şöyle emretti:

— Bunları, ümmetine benim namıma tebliğ et. Ben, şöyle dedim:

— Ya Rabbi, her yoldan dönen, cemaatına bir hediye götürür; ümmetime bir hediye ihsan eyle, götüreyim.

Bunun üzerine, sübhan olan Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Ümmetine tuhfenin biri şudur: Onlar dünyada oldukları süre, onların yardımcısı benim. Belâlardan ve günahlardan korurum. Hayır işlere muvaffak ederim. Çeşitli nimetlerimi ihsan ederim. Dua ettikleri zaman, dualarını kabul ederim; korktuklarından kurtarır, muradlarmı da ihsan ederim.

Ümmetine tuhfenin (hediyenin) biri de şudur: Ömürlerinin sonü geldiği zaman, onların yardımcıları benim. Şeytanın mekrinden korurum. Cennetle müjdeler, oradaki makamlarını gösteririm. Son nefeslerini vermeyi kolay ederim; âhirete iman selâmeti ile göçürürüm.

Ümmetine olan tuhfenin biri de şudur: Onlar kabirlerine girdikleri zaman, yardımcıları ancak benim. Kabir karanlığından ve darlığından onları halâs ederim. Kabirlerim nurlandırır, geniş ederim. Münker Nekirin suallerine cevap vermeyi kolay ederim. Kabirlerini de cennet bahçelerinden bir bahçe ederim.

Ümmetine olan hediyenin biri de şudur: Onlar kabirlerinden kalktıkları zaman, onların yardımcıları ancak benim. Yüz aklığı ile kaldırıp cennet hülleleri giydiririm. Bineklerine bindirir; çevrelerindeki meleklerle izzet ikram ederek mahşere getiririm. Mahşerin dehşetinden emin ederim. Senin sancağın altına koyar; havzından içiririm. Arşın gölgesi altında in’am eylediğim nebiler, resuller, sıddıklar, şehid-ler, salihler ile hemdem ve refik ederim. Çeşitli cennet nimetleri ile nimete erdirdikten sonra, kitaplarını sağ ellerine ihsan ederim. Hesaplarını kolay, mizanlarım ağır ederim. Sıratı kolay ve selâmet ile geçirip fazilet lütuf ile üstün cennetime koyarım.»

Habib-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Muhammed S.A.V hürmetine ihsan olunan bu tuhfelerin cümlesi ile; Allah-ü Taâlâ bizleri mesrur eylesin.

Amin! Ey âlemlerin Rabbı, ey merhametliler merhametlisi…

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

—«Sübhan olan Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Ya Muhammed, benim katımda sen, cümle yaratılmışlardan daha kereme nailsin. Kıyamet günü sana o kadar ikram edeceğim ki, cümle âlem hayret içinde kalacak.

Ya Muhammed, ister misin ki, ümmetin için neler hazırladığımı göresin.

— İsterim ya Rabbi. Dedim, şöyle buyurdu:

— Kulum elçim eminim Cebrail sana göstersin.

Oradan döner dönmez, refret göründü. Refretin üzerine oturdum; beni aşağı götürdü. Sidre-i Müntaha’ya kadar indim. Beni orada Cebrail karşıladı; şöyle dedi:

— Sana müjde ya Resulellah. Sen cümle mahlukun hayırlısı ve cümle nebilerin ve resullerin seçilmiş çıkarılmışısın. Yüce Hak, mahlukattan birine, nebilerden resullerden birine, .mukarreb meleklerden birine etmediği tahiyyeti ve tazimi yaptı.

CENNETLER.

Bundan sonra Cebrail bana şöyle dedi:

— Buyurun size cenneti göstereyim.

Sonra, beni alıp cennete götürdü. Cennetin kapısına şunların yazıldığını gördüm:

— Sadakanın birine on sevap verilir.

— Borç verenin birine on sekiz sevap verilir. Cebrail’e şöyle sordum:

— Sadakanın birine on sevap, borcun birine on sekiz sevap verilmesinin sırrı ve hikmeti nedir?.

Şöyle anlattı:

— Ya Resulellah, sadaka bazan muhtaç olana düşer; bazan da muhtaç olmayana.. Ania borç böyle olmaz; o mutlaka lâyık olana verilir.

Cennetin kapısının üst çıkıntılı kısmında şu üç satır yazılı idi:

— LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULULLAH. (Allah’tan başka ilân yoktur, Muhammen Allah’ın Resulüdür.)

— Önce gönderdiğimizi burada bulduk; yediğimiz yanımıza kâr kaldı; geriye bıraktığımızı kaybettik.

— Günahkâr kullar; bağışlayıcı Yüce Rabb.» İkinci satırın kısaca açıklaması şudur:

— Şu mallarımız ki, biz onları hayırlı yerlere harcadık, fakirlere, zaiflere sadaka olarak verdik; onu bugün burada hazır bulduk. Şu mallarımız ki, onu yiyip bitirdik^ bunun faydasını gördük. Şu mallarımız ki, onu da ölünce geride bıraktık; bunda da aldandık ve ziyan ettik.

Üçüncü satırın.şerhi ise şöyledir:

— Muhammed S.A.V ümmeti büyük ve çokça günah işlerler. Onları hidayet nuruna irşad etmek sureti ile pürnur edip, Resulüllah’ın S.A. ümmetlik bölüğüne koydu. Böylece, nur üstü nur saadetine maz-har eden Yüce Rabbımız tam manası ile bağışlayıcıdır. Onların küçük, büyük, gizli ve aşikâr, bilerek ve bilmeyerek irtikâb ettikleri cürüm ve günahlarını, ayıp ve zenblerini af mağfiret edip sırf lütuf, kerem, fazıl velayeti ile meccanen umumî rahmetine nail eder; üstün cennetlerine koyar. Cümle nimetlerin en azizi ve en lezizi büyük rızasına ka-vuşturur. Bütün bunlarla, Ümmet-i Muhammedi sair ümmetlerden daha faziletli kılmış olur.

Nitekim bu manalarda Allah-ü Taâlâ Kur’an-ı Kerim’de söyle buyurdu:

“Söyle: Ey kendi aleyhlerine haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü, Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz o, çok bağışlayandır; çok merhametlidir.» (39/53) Bir başka âyet-i kerimede ise şöyle buyurdu:

— «Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder; kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız. Allah’a inanıyorsunuz; ehl-i kitap da inansaydı, kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler var; ama, pek çoğu fasiklerdir.» (3/10)

Bütün bu âyetlerde anlatılan mana, Ümmet-i Muhammed’e büyük bir müjdedir.

Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

— «Cennetin kapısı kızıl altındandı. Her kanadının kalınlığı beş yüz yıllık yoldu. O kapının dört yüz çivisi (veya direği – sütunu) vardı: İnciden, lâalden, yakuttan, zümrütten idi. Her çivinin ortasında bir büyük halka vardı. Bu halka, kırmızı yakuttandı; gayetle büyüktü. İçinde kırk bin şehir vardı; her şehrin içinde de, kırk bin kubbe vardı. Her kubbenin içinde ise, kırk bin melek oturmuştu. Bu melekler ellerinde ikişer tabak tutuyorlardı; biri hülle, biri de nur dolu idi. Bunları Cebrail’den sordum, bana şöyle dedi:

— Ya Resulellah, bunlar Âdem’den seksen bin sene evvel yaratıldı. Bu makamda ellerinde tabaklar böylece beklerler; sırf sana ve ümmetine niyaz etmek için… Kıyamet günü, izzet ve saadetle ümmetinle

teşrif buyurduğun, buranın eşiğine kadem bastığın zaman, bu melekler hoşgeldin ve izzet ikram babında bu tabaklardakileri saçarlar. Bundan sonra, Cebrail, cennetin kapısını tahrik etti. Cennetin hazinedarı olan Rıdvan:

— Kimdir?. Diye sordu.

— Cebrailim. Deyince, tekrar sordu:

— Ya seninle beraber olan kimdir?.

— Muhammed’dir. Deyince, tekrar sordu:.

– Onun peygamberlik zamanı geldi mi?. Onun bu sorusuna da Cebrail:

— Evet, geldi. Deyince:

— Allah’a hamd olsun. Deyip kapıyı açtı.

Gördüm ki, kapının bentleri gümüşten, eşiği inciden, çerçeveleri de cevahirden..

içeri girince Rıdvan’ı gördüm, işlemeli bir taht üzerine otur-muştu. Melekler de, çevresinde el bağlayıp durmuşlardı. Bana tazim tekrim ettiler.

Selâm verdim; karşılığını verdi ve bana sevinçli göründü; müjdeledi:

— Cennet ehlinin pek çoğu senin ümmetindendir. Dedim ki:

— Bana ümmetimden haber ver. Şöyle dedi:

– Yüce Hak, cenneti üç kısma ayırdı, ikisini senin ümmetine birini de sair ümmetlere verdi.

Rıdvan’ın önünde, nurdan çokça anahtarlar vardı; gördüm. Sordum:

— Bu anahtarlar nedir?. Şöyle anlattı:

—: Ümmetinden bir kimse:

– LA İLAHE İLLALLAH. (Allah’tan başka ilâh yoktur.)

Derse, Yüce Hak onun için bir köşk yaratır. O köşkün anahtarını da bana teslim eder. O kimse, kıyamet günü kabirden kalktığı zaman, köşkünün anahtarını kendisine veririm. Gider; menziline girer.

Rıdvan’ın halifelerini ve askerlerini gördüm.

Cennetin kapısına bir halife koymuştu.

Her halifenin hizmetinde yedi yüz bin melek vardı.

Yalnız, Rıdvan’ın yetmiş bin kumandanı vardı. Her kumandanın yetmiş bin askeri vardı.

Rıdvan’ın okuduğu teşbih duası şuydu:

— Büyük yaratıcı yüce bilgin zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Kerimlerin en kerimi Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisine itaat edene sevap olarak naim cennetini ihsan eden Yüce Zat, .noksan sıfatlardan münezzehtir. (1)

Bundan sonra, bana naim cennetini gösterdi.

Hâsılı: O kadar çeşitli nimetler gördüm ki, bütün ömrümü onun beyanı için harcasam, onu. anlatıp bitirmek mümkün olmazdı.

Cennetin duvarlarını şöyle gördüm: Bir kerpici altın, bir kerpici gümüş, bir kerpici kızıl yakut, bir kerpici yeşil zeberced, bir kerpici inci.. Harç yerine misk ve kâfur kullanmışlardı.

Duvarın kalınlığı beş yüz yıllık yoldu.

Duvarı o kadar berrak ki, dışarıdan içerisi, içeriden de dışarısı görünür. Ayna gibi idi.

Yedi kat sema, yedi kat yer, Arş, Kürsî onun duvarlarından müşahede edilirdi.

Cennetin toprağı, misk, anber ve kâfurdu. Otları zafiran ve erguvan idi.

Cennetin ufak çakıl taşı yerine zümrüt, yakut, inci dökülmüştü.

Cennette köşkler gördüm: Bazısı yakuttandı, kubbeleri de incidendi. Bazısı da cevahirden olup, kubbeleri de zümrüttendi. Bazısı da altındandı.

Her köşkte yetmiş bin saray vardı; her sarayda da yetmiş bin hücre.. Her hücrede ise,, yetmiş bin hane vardı. Her hanenin de bazısında altından, bazısında gümüşten taht vardı. Her taht üzerinde zeber-cetten bir çadır, her çadırda ise, yetmiş bin dibaceden yatak vardı. Yetmiş bin yatak pek süslü döşenmişti. Hiç bir yatak, diğerine benzemiyordu; türlü anber, misk ile doldurulmuştu.

Orada bulunan hurilerin, giydikleri hüllelerden etleri, derileri, kemikleri ve ilikleri görünüyordu. Her hurinin başında bir taç vardı; cevahirle süslenmişti. Her bir hurinin kırk bin zülüflü bukle misk saçı vardı. Her birinin zülüfü yetmiş bin zinetle bezenmişti. O zinet-lerin her birinden çeşitli tatlı sesler çıkıyordu. Ki onları dinlemekten büyük lezzetler hasıl oluyordu.

Her hurinin önünde yetmiş bin hizmetkâr durmuştu.

Her tahtın etrafında altından ve gümüşten, inciden, zümrütten, kâfurdan kürsüler dizilmişti. Bir kürsü diğer kürsüye benzemiyordu.

Cennette ırmaklar gördüm: Sütten, sudan, şaraptan, baldan… Her köşke bu dört ırmaktan kol ayrılıyor; o köşklerin içine akıyordu: Kâfurdan, beyaz, baldan tatlı, kokusu miskten güzel.

Orada çeşmeler gördüm: Rehiykten, selsebilden, tesnimden… O ırmakların ve çeşmelerin kenarları altın, inci, gümüş ve yakuttandı.

Ö ırmakların içindeki taşlar, kaynaklarda olan cevahir ve inciler çeşitli renklerle renkleniyordu.

O ırmakların köpüğü misk ve anber idi. .Çevresinde biten otlar, sünbül ve zafiran idi.

Orada ağaçlar gördüm şöyle ulu idi: Bir kimse, yörük atla yetmiş bin sene koşsa, onun gölgesinden çıkamaz. O ağaçların kökü altından, dalları yakuttan, inciden, zeberceddendi. O ağacın yaprakları, sündüsten, harirden, dibacdandı. Onun her yaprağı kaftan kafa kadar dünyayı tutmuştu. O ağacın her meyvesi, büyük testi kadar iri idi. Her meyvede yetmiş türlü lezzet vardı.

Her meyve kendisini cennet ehline arz eder. Cennet ehlinin gönlü o meyveyi istediği zaman, yerinden kopar; altın bir tabak içinde onun ağzı hizasına gelir. Hem de zahmetsizce, duraklamadan.. O ağaç, bin yıllık uzakta olsa dahi, derhal isteyenin yanına gelirdi; dudağına yaklaşırdı. Yani: O ağacın meyvesi gelirdi. Cennet ehli ise., onu istediği gibi yer.. O yedikten sonra, hemen yenisi o meyvenin yerine çıkar. ,

O ağacın üzerinde kuşlar gördüm: Deve misali idiler. Cennette ne çeşit renk varsa, onların üzerinde o renkten vardı. Tahtların önünden geçip yüz çeşit ayrı sesler ve nağmeler çıkarıyorlardı.

Cennet ehli o kuşlardan birine sorar:

— Sesin mi güzeldir; yoksa suretin mi daha güzeldir.

Ondan şu cevabı alırlar:

— Etim, ikisinden de güzeldir.

Kuşun bu deyişi üzenine, o kimsenin iştahı olursa, derhal o kuş büryan olur; isteyenin önüne gelir. Nasıl isterse öyle yer. Yedikten sonra, o kuş tekrar ve hemen dirilir. O ağacın üzerinde nağmelerle ötmeye başlar; hep birden cennet ehlini överler.

Bana sekiz cenneti arz ettiler; bunların dördü bağ ile bostan idi. O cennetler şunlardı:

1. Firdevs Cenneti.

2. Me’va Cenneti.

3. Adn Cenneti.

4. Naim Cenneti.

Şunlar, saraylar ve bağlar, bahçelerden ibaretti.

5. Dar’üs – Selâm. (Selâm Yurdu.)

6. Dar’ül – Celâl. (Celâl Yurdu.)

7. Dar’ül – Karar. (Karar Yurdu.)

8. Dar’ül – Huld. (Daimî Yurt.)

Bit son sayılan cennetlerin her birinde; gökteki yıldızlar ve yerde, yabanda olan kumlar sayısında çimenler ve bostanlar vardır. Arş-ı Rahman, cennetin tavanıdır.

Bana yalnız Adn cennetikdeki köşkleri gösterdiler; göklerde oîan yıldızlar sayısı kadardı. Onların pek çoğu, ashabım ve ümmetimin ismine idi. Her köşk yerle sema arası kadardı. Cebrail o köşkleri bana gösterdi ve şöyle dedi:

— Şu falanın köşküdür, şu da falanın köşküdür. Böylece, onları bir bir tayin etti.

Onların içinde bir köşk gördüm; cümlesinden yüksek ve büyüktü.

— Bu köşk kimindir?. Diye sordum, söyle dedi:

— Ebu Bekir Sıddık’ındır.

Daha sonra Ömer’in, daha sonra Osman’ın, daha sonra Ali’nin köşklelini gösterdi.»

Bu, arada, Resulüllah S.A.V efendimiz Hz. Ebu Bekir’e r.a. şöyle buyurdu:

—«Ey Ebu Bekir, senin kasrını (köşkünü) gördüm; kızıl altındandı. Onda olan lütufları, hazırlanan ihsanları müşahede ettim.»

Bunun üzerine, Hz. Ebu Bekir r.a. şöyle dedi:

— O kasrın sahibi sana fedadır ya Resulellah. Bundan sonra, Hz. Ömer’e r.a. şöyle buyurdu:

— «Senin köşkünü de gördüm; yakuttan idi. Orada çokça huriler vardı. İçeri girdim; senin kıskançlığı düşündüm.»

Bundan sonra, Hz. Osman’a r.a. şöyle buyurdu:

— «Seni her semada gördüm. Cennetteki köşkünü de gördüm; mütalaa ettim.»

Daha sonra, Hz. Ali’ye r.a. şöyle buyurdu:

—”Ya Ali, senin suretini dördüncü semada gördüm; Cibril’e sordum; şöyle anlattı:

— Ya Resulellah, melekler Ali’yi görmeğe müştak oldular. Onun için Yüce Hak onun suretinde bir melek yarattı; dördüncü kat semaya bıraktı. Ta ki, melekler onu ziyaret edeler.

Sonra., senin köşküne girdim. Bir ağaçtan yemiş aldım; kokladım. Oradan bir huri çıktı; perdesini çekti. Ona:

— Sen kimsin?.

Diye sordum; şöyle dedi:

— Senin kardeşin ve amcanın oğlu Ali için yaratıldım ya Resulellah,.»

Seyyid’ül – kevneyn Resul’üs – Sakaleyn îmam’ül – Harameyn Re-sulüllah S.A.V efendimiz bundan sonrasını şöyle anlattı: —«Önümde bir ayak sesi işittim. Cebrail’e:

— Bu kimin ayak sesidir?. Diye sordum; şöyle dedi:

— Ya Resulellah, müezzininiz Bilâl’ın ayak sesidir.»

Rivayet edildiğine göre, Resulüllah S.A.V efendimiz, Bilâl’e r.a.

şöyle sordu

— «Miraca çıktığım gece, cennette ayağının sesini işittim. Sen ne amel ettin ki, o rütbeye nail oldun?.»

Resulüllah S.A.V efendimizin bu sorusu üzerine Bilâl r.a. şöyle anlattı:

— Fazladan bir amelim yoktur. Ancak her abdest bozduğumda yeniden abdest alırım. Her abdest aldığımda iki rekât namaz kılarım.

Bunun üzerine, Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurdu:

— «İşte, seni önümde yürüten bu amelindir.» Resulüllah S.A.V efendimiz devamla şöyle buyurdu:

— «Bu arada önümde yine yürüyen bir ayak sesi işittim. Durumu Cebrail’e sordum; şöyle dedi:

— Bu, ansardan sabırlı fakir bir hatunun, ayak sesidir. Ki o: Mil-han kızı Gamsa’nın ayak sesidir.

Yine orada gördüm ki: Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’in iki büyük menzilesi var.

Bunun sebebi şuydu: Biri İsa’nın şeriatı ile amel ettiğinden ötürü verilmişti; diğeri de, ben Resul olup isa’nın şeriatı kaldırıldığı için, şeriatımla amel ettiğinden verildi. İşbu sebeplerden ona iki derece ihsan olundu.

Bu arada, inciden yapılma kubbeler gördüm; bunların toprağı

misktendi. Cebrail’e sordum:

— Bunlar kimlerindir?. Diye, şöyle anlattı:

— Ümmetinden imamların ve müezzinlerindir.

Bu arada şunu da gördüm: Cafer b. Ebi Talib, meleklerle uçub duruyordu.

Yine cennette amcam Hamza’yı gördüm; cennette bir şerire dayanmış vaziyette oturuyordu.

Hatice’yi cennet nehirlerinden bir nehir üzerinde inciden bir köşk içinde gördüm.

Mişkâtü’l-Envar isimli eserde İmam Mukatil’den bu hususta şöyle bir rivayet nakledilir:

Şu on hayvan Cennete girecektir:

1. İbrahim Aleyhisselâmın buzağısı.
2. İsmail Aleyhisselâmın yerine kesilen koç.
3. Salih Aleyhisselâmın bir mucizesi olan deve.
4. Yunus Aleyhisselâmı yutan balık.
5. Musa Aleyhisselâmın ineği.
6. Uzeyir Aleyhisselâmın merkebi.
7. Süleyman Aleyhisselâmın karıncası.
8. Belkıs’in hüdhüd kuşu.
9. Ashab-ı Kehf’in Kıtmir isimli köpeği.
10. Peygamberimizin Kasva isimli devesi.1

Yani, ruh bâkî kalacağına göre, bütün hayvanların ruhları bâkî kalacaktır. Fakat Cennete girecek olan bu hayvanlar gibi, bazı hususi fertler de hem ruhu, hem de cesedi ile birlikte bâki âleme gidecektir. Ve ayrıca her bir tür mahlukun ara sıra kullanacağı bir cesedinin bulunacağı bildirilmektedir.

TUBA AĞACI

Cennet içinde bir ağaca uğradım; güzellikte ve cemalde onun bir benzerini görmedim. Altına varıp yukarı doğru baktığım zaman gördüm ki: Gayet büyük. Dalları her yana yayıldığından, ağaçtan başka bir şey görünmüyor.

O ağaçta öyle güzel bir koku buldum ki, cennet içinde ondan daha güzel bir koku koklamadım.

O ağacın her tarafına baktım. Onun yapraklan beyaz, kırmızı, yeşil, sarı ve çeşitli renklerde cennetin her birine has hülleler ve libaslardır.

O ağacın yemişleri koca sırıklar gibi idi. Onun her yemişinde; yerin ve semanın nekadar nimeti ve yemişi varsa, hepsinin rengi, lezzeti, letafeti, kokusu ondan mevcuttu.

O ağaca, onun güzelliğine, onun letafetine ve süsüne hayran kaldım

— Bu ne ağacıdır?. Dedim; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunun adına, Tuba Ağacı derler.

 

KEVSER SUYU

Cennetin ortasında bir ırmak gördüm. Arşın sütunlarında bir yerden akıyordu. Su, süt, bal ve şarap çıkıyordu. Bunların hiç biri, diğerine karışmıyordu.

Bu ırmağın kenarı zebercedden idi; içindeki saçılı taşlar cevahirdi. Onun balçığı anber, otları zafirandı. Çevresinde gümüşten su bardakları vardı; bunların sayısı, gökteki yıldızlardan daha çoktu. Orada kuşlar vardı ki, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etinden yese, sonra da ırmaktan içse.. Yüce Hakkın rızasına mazhar olur. Cebrail’e sordum:

— Bu ne ırmaktır? Diye, şöyle anlattı:

— Bu Kevser’dir. Ümmetinize bundan haber verin. Cennetin her bağında bahçesinde, mutlaka bu Kevser’den akan bir ırmak vardır.

Bu Kevser’in kenarında çadırlar gördüm; cümlesi inciden ve yakuttandı. Bunları Cebrail’e sordum; bana şöyle anlattı:

— Bunlar, senin hatunların konaklarıdır.

O çadırların içindeki hurileri gördüm; yüzleri ay ve güneş gibi aydınlık veriyordu. Hep birden sesli bir şekilde nağmeler terennüm ediyorlardı. Şöyle diyorlardı:

— Biz nağmeler söyleriz; hiç bıkmadan. Biz şarkılar söyleriz; hiç yorulmadan. Biz giysilerle donanmışız; hiç soyulmayız. Biz gençleriz;

hiç ihtiyar olmayız. Biz, hep razıyız; hiç darılmayız. Biz hep kalırız; hiç ölmeyiz. Biz, onların; onlar da bizim olanlara ne mutlu.

Bunların sesleri cennetin köşklerine ve ağaçlarına erişiyor; onlardan sesler ve nağmeler peydah oluyordu. O seslerin bir parçası dünyaya erişmiş olsaydı; dünyada ne mihnet kalırdı; ne de ölüm.

Cebrail bana şöyle dedi:

— Bunların güzelliğini görmeyi ister misin? Şöyle dedim:

— İsterim.

Bunun üzerine bir çadırın kapısını açtı; baktım. Öyle suretler gördüm ki, ömrümü onu anlatmakla geçirsem, yine bitiremem. Onların yüzleri sütten beyaz, dudakları yakuttan kırmızı, güneşten nurlu idi. Derileri kırmızı gülden ve ipekten daha yumuşaktı. Aydan da daha aydınlık idi. Kokuları miskten daha latifti. Saçları gayet siyahtı; kiminin saçı örülmüş; kiminin saçı salınmıştı. Kiminin saçı da durulmuştu. Salınmış saçlısı bir yere otursa, saçlar! çadır gibi iniyor; ayaklarına ulaşıyordu. Her birinin önünde bin tane hizmetkârı vardı.

Cebrail şöyle dedi: — Bunlar senin ümmetin içindir.

Cennette gördüğüm hayret verici şeylerden, biri de orada akan dört ırmaktı:»

Allah-ü Taâlâ bu manada şöyle buyurdu:

— (‘..Cennette; rengi kokusu, hiç bir vasfı bozulmayan sudan ırmaklar.. Tadına halel gelmeyen sütten ırmaklar., içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar., süzme baldan ırmaklar vardır.» (47/15)

Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim. Şöyle buyurdu:

— «Cebrail’e dedim ki:

—- Bu ırmaklar nereden gelir?. Ve nereye gider?. Şöyle anlattı:

— O kadarım bilirim ki, Kevser havuzuna akarlar. Ama nereden geldiğini bilmem. Yüce Hak katında senin kerametin çoktur. İstersen sana bildirir.

Bu düşüncede iken, bir melek gördüm; büyüklüğünü Allah’tan başkası bilmez. Çokça kanatlan vardı. Bana şöyle dedi:

— Bir kanadıma mübarek ayaklarını koy; gözlerini yum.

Ben de onun dediği gibi yaptım; o mübarek melek uçtu. Sonra bana:

— Mübarek gözlerini aç.

Dedi. Ben de onun dediği gibi yaptım. Gözlerimi açınca, bir ağaç gördüm; o ağacın altında ise, bir kubbe gördüm. O kadar büyüktü ki, dünyanın tümünü o kubbenin üzerine koysalar, büyük bir dağın üzerine bir kuş konmuş gibi olurdu. O kubbenin altından kilidi vardı; kapısı zeberceddendi. Gördüm ki, o dört ırmak bu kubbeden çıkıyor. Bunu gördükten sonra, dönmek istedim; o melek bana şöyle dedi:

— Ned’en bu kubbenin içine girip işin aslına vâkıf olmak istemiyorsun?.

— Kapısı kilitli. Dedim, şöyle dedi:

— Onun anahtarı sendedir.

— Ya, bunun anahtarı nedir?. Deyince, o melek şöyle dedi:

— BÎSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM. (Rahman Rahim Allah’ın adı ile.)

Söyle; o ,kapı ağılır. Ben de ileri vardım:

— BİSMİLLAHİRRAHMANlRRAHlM. (Rahman Rahim Allah’ın adı ile.)

Dedim; kapı hemen açıldı. Gördüm ki, o kubbenin dört duvarından bu dört ırmak akıyor. Sonra bana:

— Dikkatli bak.

Dedi. Baktım ki onun duvarının bir tarafında BİSM (ismi ile), bir tarafında ALLAH (Allah’ın), bir tarafında (ER-RAHMAN), bir tarafında da ER-RAHÎM (Rahim) yazılmış.

Su ırmağı BİSM’in MÎM gözünden akıyordu.

Süt ırmağı ALLAH’ın HA gözünden akıyordu.

Şarap ırmağa ER-RAHMAN’ın MİM gözünden akıyordu.

Bal ırmağı ER-RAHİM’in MİM gözünden akıyordu.

Böylece, gördüm ki, o dört ırmak bu dört kelimeden çıkıyor.

Buradan gitmek istediğim zaman, bana bir hitap geldi:

— Bir kimse, beni bu kelimelerle anarsa., halis bir kalble:

— BÎSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM. (Rahman Rahim Allah’ın adı ile.)

Derse bu dört ırmaktan ona içiririm. Âlemlerin Rabbı Allah’a hamd olsun. Sonra..

Cennette köşkler gördüm; inciden ve yakuttandı. Her birinin arası mağriple maşrık arası kadardı. Cebrail’e sordum:

— Bu köşkler kimindir?. Şöyle anlattı:

— Bir âmâyı elinden tutup yedi adım götüre: lerindir.

— Bunu ümmetime müdeleyeyim mi?. Dedim; şöyle dedi:

— Müjdeleyin; ama bundan daha büyük bir müjde vardır, onu da müjdeleyin.. Şudur: Bir mümin sabah kalkıp:

— LA İLAHE İLLALLAH. (Allah’tan başka ilâh yoktur.) Dedikten sonra abdest alarak namaz kılarsa, Yüce Hak onun için

cennette tamamı yirmi dünya büyüklüğünde mağripten meşrıka kadar mekân ihsan eder.

Bundan sonra. İdris’i a.s. gördüm; selâm verdim. Selâmımı tam tazimle aldı; bana:

— Merhaba. Dedi. Şöyle dedim:

— Güzel bir makama eriştin. Böyle deyince bana dedi k-i:

— N’olurdu, keşke dünyada olup senin ümmetinden sayılaydım. Şöyle dedim:

— Can acısından selâmet bulup bu yüce makama eriştin; dünyayı neylersin?.

Bu kerre “de şöyle dedi:

— Dünya yaratıldıktan bu ana kadar cümle yaratılmışların can acısını çekeydim; ama senin didarınla müşerref olaydım; böylece de ümmetin olaydım.

Şöyle sordum:

— Ey kardeşim İdris» böyle istemenin sebebi nedir?. Şöyle anlattı:

— Hangi köşkü görsem, hangi huriye teveccüh etsem şöyle diyorlar:

— Biz, Muhammed ümmetine aitiz.

Bu arada bir dağ gördüm; onun adına:

— Cebel-i Rahmet. (Rahmet Dağı.)

Derler. Baş yüksekliği Arş’a erişmişti; misk ve anberdendi.

O dağa iki kapı tertip etmişler; ikisi de ak gümüşten. Bir kapı ile diğerinin arası şu kadardı ki: Bir kimse, bir ata binip süratle beş yüz yıl seğirtse, bir kapıdan öbürüne ulaşamaz.

İçinde o kadar köşkler ve saraylar vardı ki, onların sayısını yapmak mümkün değil. Keza, onların güzelliğini anlatmak da mümkün değildir. Sordum:

— Bu köşkler, hangi peygamberindir. Yüce Bak şöyle buyurdu:

— Bu, peygamberler makamı değildir. Ümmet-i Muhammed’den bir kimse iki rikât namaz kılarsa, ona burada bir makam veririm.

İşte, anlatılan sebeoten ötürü, senin ümmetinden olmayı taleb ettim.

Hâsılı: Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediğ, beşer kalbine gelmeyen nimetler gördüm.

Bundan sonra, Cebrail ile cennetten çıktık. Yedinci semaya indim Burada İbrahim peygamberle görüştüm. Merhabalaştık; miracımı kutladı. Bana başka bir şey sormadı.

Bundan sonra, altıncı semaya indim; burada Musa ile görüştüm. O da miracımı kutladı; merhabalaştırk. Sonra, bana sordu:

— Ya Resulellah, ümmetine ne emrolundu?.

Şöyle anlattım:

— Bir gün ve bir gecede elli vakit namaz,, bir yılda altı ay oruç, cenabetten yedi kere gusül, murdarlık bulaşan yeri yedi kere yıkamak..

Bunları dinledikten sonra Musa şöyle dedi:

— Ümmetin, bunlara güç yetiremez; hepsini eda edip yerine getiremez. Vallahi senden evvel ben insanları tecrübe ettim. Ümmetim olan Beni israil’e türlü türlü vasiyetler, ahdler ve ikna yolundan çeşitli çarelere başvurdum. Yine de yerine getiremediler. Ümmetin için, bunların hafifletilmesini Rabbından rica eyle.

Bunun üzerine döndüm; Sidre-i Münteha’ya vardım secde eyledim. Niyaz ederek şöyle dedim:

— Ya Rabbi, ümmetim zaiftir; elli vakit namaza, altı ay oruca, yedi kere gusle, onlar ve ben takat getiremeyip kusur ederiz. Lütuf ve kerem olarak bunları hafiflet.

Bu niyazım üzerine, on vakit namaz, bir ay oruç; bir gusül kaldırıldı. Döndüm; Musa’ya geldim. Durumu anlattım; şöyle dedi:

— Ümmetin kırk vakit namazı, beş ay orucu, altı kere guslü yerine getiremeyip kusur ederler. Ümmetine acı, hafifletilmesini iste.

Bunun üzerine, tekrar Sidre-i Münteha’ya varıp hafifletilmesini rica ettim. Yine on vakit namaz bir ay oruç, bir kere gusül kaldırıldı. Yine: Musa’yageldim; durumuhaberverdim. Şöylededi:

— Ümmetin zaiftir. Otuz vakit namazı, dört ay orucu, beş kere guslü yerine getiremezler; kusur ederler. Bunun hafifletilmesini iste.

Tekrar gittim; secde eyledim. Bu emrin daha hafifletilmesini istedim; hafifletildi. Gelip durumu Musa’ya haber verip müşavere ettim. Tekrar gittim; hafifletilmesini istedim. Bunu yapmaya devam ettim; taa, sonunda:

— Ümmetin, bir gün ve bir gecede beş vakit namaz kılsın; yılda bir ay ramazan orucu tutsunlar; cenabetten bir kere gusül etsin; murdarlıktan elbiselerini bir kere yıkasınlar..

Emrini almcaya kadar. Bu emri de, dönüp geldim; Musa’ya anlattım:

— Beş vakit namaz, bir ay oruç, bir kere gusül, necasetleri bir kere yıkamakla emrolundum.

Dedim. Musa a.s. şöyle dedi:

— Yine hafifletilmesini iste. Dedim ki:

— Çok talep ettim; her talep ettiğimde de hafifletildi kerem olarak. Tekrar hafifletilmesini istemekten utanırım. Artık bunu kabul ettim

Musa’yı geçtikten sonra Rabbımdan bir nida geldi:

— Kullarımın ibadetini hafiflettim; beş vakit namazı imzaladım. Ya Muhammed, beş vakit namaz kılsınlar, onlara elli vakit namaz kılmış gibi sevap ihsan ederim.

Ümmetinden her kim, bir iyilik işlemek niyet edip sonra yapamazsa, onun niyetine göre bir sevap ihsan ederim. Hatta, yedi yüze varıncaya kadar, kat kat sevap ihsan ederim. Şayet bir günah işlemeye kasd eder de yapmazsa, o işi etmediği için sevap veririm. Şayet kasd ettiğini yaparsa, onun için bir günah yazarım.

Sonra..

Cebrail’in kanadına binip Beyt-i Makdis’e geldim. Burak’ı bağladığım halkayı gördüm. Mescide girip Allah-ü Taâlâ’ya şükür niyeti ile iki rikât namaz kıldım. Yüce Hakkın bu fazlına, keremine, lütuf ve ihsanına hamd ü şükür ettim.

Bundan sonra, Burak’a binip göz açıp kapayacak kadar az zaman içinde, Mekke’ye geldim. Allah’ın kudreti ile yatağımın henüz ısısı gitmemiş buldum.»

MİRACIN MÜDDETİ

Ammar r.a. şöyle anlattı:

— Resulüllah S.A.V efendimizin miracı üç saatte oldu; bitti. Abdullah b. Münebbih ise, şöyle anlattı:

— Resulüllah S.A.V efendimizin miraca gidişi gelişi dört saatte olup bitti.

Hülâsa: Bu hususta tam bilgi Allah katandadır. Ve., bu miracı tasdik edip tam itikadla inanmak farzdır. İnanmayıp, Resulüllah S.A. efendimizin Kudüs’e kadar gittiğini inkâr eden kâfir olur. Çünkü, bu hususta kat’î kesin delil vardır; Kur’an-ı Azimüşşan’la sabittir.

Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

— «Kulunu, bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya kadar götüren o Yüce Zat, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.» (17/1)

Mescid-i Aksa’dan (Kudüs’ten) semalara çıkmasını inkâr eden müptedi (bid’atçı) ve dalâlet ehlidir. Çünkü, Resulüllah S.A. efendimizin semalara yükselmesi çeşitli yollarla çıkarılan hadis-i şeriflerle tes-bit edilmiştir. Cümlesine inandık ve tasdik eyledik.

İşte, Resulüllah S.A.V efendimize MİRAÇ şerefi ihsan edildiğinden ism-i şerifine:

— SÂHÎB’ÜL – MİRAÇ.

Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

www.muhammed.gen.tr

email

Hafız Yetiştiriyorum

Bir yorum ekleyin