Besmelenin Anlamı ve Faziletleri

0
50

“Bütün İlâhî Kitapların Anahtarı Besmele-i Şerîfe’dir.”
(Münâvî)

“Meşru İşlerin Herhangisi Olursa Olsun, Besmele-i Şerife İle Başlanmazsa Nasipsiz, (Eksik, Hayrı Kesik) Olur.”
(Münâvî)

“Kesilirken Allah’ın Adı Anılmayan Hayvanlardan Yemeyin. Çünkü Onu Yemek Muhakkak ki Bir Fısktır, Allah’ın Yolundan Çıkmaktır.”
(En’âm: 121)

“Kur’an Okuyacağın Zaman Kovulmuş Şeytandan Allah’a Sığın.”
(Nahl: 98)

BESMELE-İ ŞERİFE’NİN ÖNEMİ, FAZİLETİ, HİKMETİ VE ESRARI

 

Gerek dünya gerekse ahiret ile ilgili olsun, hayırlı ve meşru her işe Allah-u Teâlâ’nın adını anarak “Besmele” ile başlamak, her müslümanın üzerinde titizlikle durması gereken görevlerdendir. Bir müslüman herhangi bir işe “Besmele” ile başlamakla “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile, O’nun izni ve emri ile, O’nunla yapıyorum; her türlü yardım, kuvvet ve kudret O’ndandır, O yardım etmezse, bu kuvvet ve kudreti vermezse hiçbir şey yapamam, hiçbir işte başarılı olamam.” diyerek acziyetini ortaya koymakta ve her işini Yaratıcı’ya havale etmektedir. Her okunacak ve yapılacak mühim bir şeye teberrüken bununla başlanılması bir muvaffakiyet vesilesidir.

 

Kelime-i Tayyibe:

Her şeyden evvel Besmele-i şerife’nin manasını bir teneffüs edelim.

“Besmele” “Bismillâhirrahmânirrahîm” in kısaltılmış şeklidir. Hayırlı bir işe başlarken, Allah-u Teâlâ’nın İsm-i şerif’ini anmak ve bu mübarek İsm-i şerif ile işe başlamak mânâsına gelir.

Allah-u Teâlâ ile kulları arasındaki derûnî münasebeti ifade eden “Besmele-i şerife”, her hayrın anahtarı, İslâm’ın bir sembolüdür.

Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmaktadır:

“Bütün ilâhî kitapların anahtarı Besmele-i şerîfe’dir.” (Münâvî)

Allah-u Teâlâ’nın adı ile başlamasının hususi bir hikmeti, İsm-i celâl’i zikretmenin de bir bereketi vardır.

Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini bütün işlerinde, önce Zât-ı Akdes’inin güzel isimlerini zikretmeyi öğreterek yetiştirdi. Bunu bütün mahlûkatı için, uyacakları bir hüküm, takip edecekleri bir yol kıldı.

Çünkü O Rabb’dır, lütuf ve kerem sahibidir. Rahmeti engin, ihsan ve ikramları boldur.

“Besmele”, yaratan ve yaşatan Allah-u Zülcelâl Hazretleri’nin İsm-i celâl’i ile “Esirgeyen bağışlayan, lütuf ve ihsanını rahmet ve merhametini eksiltmeyen” mânâsındaki Rahman ve Rahim İsm-i şerif’lerini üzerinde toplamıştır.

Niçin Besmele çekiyoruz?

Niçin Elhamdülillâh diyoruz?

Bunu bulursanız her şeyi bulursunuz.

Cebrâil Aleyhisselâm’ın her vahiy getirdiğinde “Bismillâhirrahmânirrahîm” kelime-i tayyibe’sini okuduğu rivayet edilir.

İbn-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cebrâil bana vahiy ile geldiğinde ilk gönlüme ilka ettiği şey; ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ oldu.” (Dârekutnî)

Besmele-i şerif’in hülâsa olarak mânâsı:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile, O’nun izni ve emri ile, O’nun rızâsı için yapıyorum; her türlü yardım, kuvvet ve kudret O’ndandır, O yardım etmezse, bu kuvvet ve kudreti vermezse hiçbir şey yapamam, hiçbir işte muvaffak olamam.” diyerek acziyetini ortaya koymak ve her işi Yaratıcı’ya havale etmektir.

Her okunacak ve yapılacak mühim bir şeye teberrüken bununla başlanılması bir muvaffakiyet vesilesidir.

Kur’an-ı kerim’in anahtarı Besmele-i şerife’dir.

Levh-i mahfuz’daki ilk yazı Besmele-i şerife’dir.

Kur’an-ı kerim, Fâtiha Sûre-i şerif’inde; Fâtiha da Besmele’de toplanmıştır.

Hazret-i Osman -radiyallahu anh- Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e Bismillâhirrahmânirrahîm’den sordu.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ona şu cevabı verdi:

“Bismillah, Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Bununla Allah’ın en büyük ismi arasındaki yakınlık, gözün beyazıyla siyahı arasındaki yakınlık gibidir.” (Hakim, Beyhaki)

Hadis-i şerif’lerde şöyle buyuruluyor:

“Allah-u Teâlâ’nın en büyük ismi Allah’dır. Kur’an-ı kerim’e de her isimden önce Allah ile başlandığına dikkat etmez misiniz.” (Buhârî)

“Kim Bismillah’ı gönülden inanarak okursa, onunla birlikte dağlar da tesbih getirir. Ancak ne var ki dağların bu tesbih sesi duyulmaz.” (Ebu Nuaym)

“Şeytan’ın insanlardan çalmak istediği Kur’an’dan en büyük âyet, Bismillâhirrahmânirrahîm’dir.” (Beyhâki)

“İnsanların Allah kitabında en çok gaflet ettikleri âyet, Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Bu âyet Süleyman bin Dâvud müstesna Resulullah Aleyhisselâm’dan başka kimseye inmemiştir.” (Beyhâki)

Duâ ederken; Allah-u Teâlâ’nın adını anarak başında kemâlî edeple getirilen Besmele-i şerife kabule vesiledir.

Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Başında ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ Âyet-i kerime’si bulunan bir duâ geri çevrilmez.”

Peygamber Efendimiz’in yazdığı resmi ve hususi mektupları hep Besmele-i şerife ile başlardı.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Bizans imparatoru Herakliyüs’a yazdığı mektuba Besmele-i şerife ile başlayarak şöyle buyurmuştu:

“Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allah’ın kulu ve elçisi Muhammed’den Rum’un büyüğü Herakl’e. Doğru yolda gidene selâm olsun. Bunu böylece bilesin. Sonra ben seni İslâm’a dâvet ediyorum. İslâm’a gir ki, selâmette kalasın. Allah da (hem İsa’ya, hem Muhammed’e iman ettiğin için) sana ecrini iki kat versin. Eğer kabul etmezsen, bütün halkın vebali senin boynundadır.”

Şu Âyet-i kerime’yi de mektubuna ilâve etmişti:

De ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda eşit bir kelimeye geliniz. Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kiminiz kiminizi ilâhlaştırmasın.” (Âl-i imrân: 64)

Hudeybiye’de anlaşmayı yazan Hazret-i Ali -radiyallahu anh-a Peygamber Efendimiz; “Besmele ile başla.” buyurmuşlardır.

Emannâmeler, antlaşmalar, muamelâta, öşür ve zekâta dair, hülâsa bütün yazılara Besmele ile başlanmasını emretmişler ve tatbik etmişlerdir.

Hadis-i şerif’te;

“Besmele ile başlanmayan her işte bereketsizlik olur.” buyuruluyor. (İbn-i Mâce)

İbn-i Abbas -radiyallahu anh-den rivayetle şöyle buyurulmuştur:

“Besmele’yi terk eden Allah’ın kitabından yüz on üç âyet terketmiş olur.”

“Besmele ile başlamayanın abdesti tam değildir.” (İbn-i Mâce)

İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz için “Namaza besmele ile başlardı.” buyurmuşlardır.

Şu kadar var ki Resulullah Aleyhisselâm’a ilk inen Âyet-i kerime; “İkra bismi Rabbikellezî halak; Yaratan Rabb’inin adıyla oku!” (Alâk: 1)

“Bismi” “Adı ile” demektir ki; “Hazret-i Allah’ın adı ile oku” buyuruluyor. Besmele’deki “Bismi” lâfz-ı şerifi aynı zamanda Rahmân Sûre-i şerif’i ve Vâkıa Sûre-i şerif’inin son Âyet-i kerime’lerinde de geçmektedir.

“Azamet ve ikram sahibi Rabb’inin adı ne yücedir!” (Rahmân: 78)

“Çok büyük olan Rabb’inin adını tesbih et!” (Vâkıa: 96)

 

Besmeledeki Hikmet:

Gerek dünya gerekse ahiret ile ilgili olsun, hayırlı ve meşru her işe Allah-u Teâlâ’nın adını anarak “Besmele” ile başlamak, her müslümanın üzerinde titizlikle durması gereken görevlerdendir.

Kur’an-ı kerim’de buna işaret eden emirler vardır. Ezcümle bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anınız.” (Bakara: 200)

Bir müslüman meşru bir işe başlarken ihlâs ve samimiyetle Allah-u Teâlâ’nın İsm-i şerif’lerini anarsa, onun her hareketi rızâ-i Bâri’ye uygun yapılmış olur. O, Allah-u Teâlâ’nın yardımları ve nimetleri ile karşılaşır. Şeytanın iğvâlarından, hile ve desiselerinden korunur.

“Bismillâhirrahmânirrahîm.”

“Bismillah” öyle bir Zât’ın ismidir ki;

Allah ile, Allah’ın adı ile başlamak. “Allah” ism-i azamdır. “Celâl” sıfatıyla tecelli eder, “Rahman”dır ve “Rahim” ismi “Cemâl” sıfatıdır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz besmelesiz başlanan her işin feyizsiz ve bereketsiz olacağını Hadis-i şerif’lerinde beyan buyurmuşlardır:

“Meşru işlerin her hangisi olursa olsun, Besmele-i şerife ile başlanmazsa nasipsiz, güdük (hayrı kesik) olur.” (Münâvî)

Hadis-i şerif’te geçen Emr-i zîbâl; hayırlı iş, şerefli, meşru, mübah gibi mânâlara gelmektedir. Yemek-içmek, giyinmek-kuşanmak, konuşmak, yazmak, ilmî meşguliyet hep buna dahildir. Şu halde bütün bunlara zikrullahla başlamak, o meşru işleri ibadete çevirmek demektir. Bu ise uhrevî sevaplara sebep olur, böylece hayrı devam eder.

“Besmele”siz olursa hayrı kesilir, eksik güdük olur.

Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Abdesti olmayanın namazı yoktur, Besmele çekmeyenin abdesti yoktur. Bana iman etmeyen Allah’a iman etmiş olmaz. Ensarı sevmeyenin bana imanı yoktur.” (Ramuz el-Ehadis)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Bir tehlikeye düştüğün zaman bu duâya devam etmeli. Allah-u Teâlâ bunların şerefiyle belâ ve musibetlerin her türlüsünü kaldırır.”

(Bismillâhirrahmânirrahîmi velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm)

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile. Güç ve kuvvet ancak ve ancak pek yüce, azamet sahibi Allah’ındır.”(Nevadir-ül usûl)

Bir defasında Resulullah Aleyhisselâm’ın bineği tökezlemişti. Terkisinde bulunan Üsâme bin Umeyr -radiyallahu anh- “körolasıca şeytan!” dedi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdu ki:

“Körolasıca şeytan deme. Çünkü sen böyle söyleyince o böbürlenir ve ‘Gücümle onu yere yıktım!’ der. Bunun yerine ‘Bismillâh’ diyecek olursan, sinek gibi oluncaya kadar küçülür.” (Nesâi)

İşte bu, Besmele-i şerife’nin nuru, bereketi iledir.

Hadis-i şerif’te Besmele-i şerife’nin fazileti beyan buyurulmaktadır:

“Cehennemin başlıca memurları bulunan on dokuz zebâniyenin azâb etmesinden kurtulmasını arzu eden kimse Besmele-i şerîfe’ye devam etsin.” (Nevâdir’ül-usûl)

Allah ile kulları arasındaki derûnî münasebeti ifade eden “Bismillâhirrahmânirrahîm; Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.” Kelime-i tayyibe’sinin Kur’an-ı kerim’den bir Âyet-i kerime olup olmaması hususu şöyledir:

Neml Sûre-i şerif’inin 30. Âyet-i kerime’sinde geçen “Besmele”nin Âyet-i kerime olduğu kesindir. Tevbe Sûre-i şerif’inin başında bulunmaması istisnâ edilirse, Sûre-i şerif’lerin başlarındaki 113 Besmele’nin her birinin sûreden mi, yoksa müstakil birer Âyet-i kerime olup olmadığında ihtilâf vardır.

İmâm-ı Şâfi -rahmetullahi aleyh- Hazretleri, her birinin başında bulunduğu Sûre-i şerif’ten bir Âyet-i kerime olduğunu söylemiş, böyle olunca da Fâtiha sûre-i şerif’inin başındaki Besmele’yi birinci Âyet-i kerime olarak kabul etmiştir.

İmâm-ı Âzam -rahmetullahi aleyh- Hazretleri ise, her birinin müstakil bir Âyet-i kerime olduğunu, fakat başında bulunduğu Sûre-i şerif’in bir cüz’ü olmadığını, sadece Sûre-i şerif’lerin arasını ayırmak ve teberrük olunması için nâzil olduğunu söylemiştir.

Vahiy kâtiplerinden olan İbn-i Mesud -radiyallahu anh- Hazretleri;

“Biz iki sûre arasındaki fasılayı, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ ininceye kadar bilmiyorduk.” buyurmuşlardır.

 

Besmelenin İçinde Geçen Esmaü’l Hüsna:

Allah İsm-i şerif’i: Zâtından başka hiçbir ilâh bulunmayan Vâcibü’l-vücud’un zât ismi olup, ulûhiyete mahsus sıfatların hepsini kendisinde toplamıştır. İsimler içinde en büyüğü, en mübarek olanıdır.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Hiç sen Allah’ın ismini taşıyan başka birini bilir misin?” (Meryem: 65)

Allah ism-i şerifi başka dillere çevrilemez. Farsça’da “Hüdâ”, Türkçe’de “Tanrı”, İngilizce’de “God”; Allah ism-i şerifinin karşılığı değil, “İlâh”ın karşılığıdır.

Allah ism-i şerif’i herhangi bir kelimeden türetilmiş veya başka bir dilden Arapça’ya nakledilmiş değildir. Başlangıçtan itibaren has bir isim olarak kullanılmıştır.

“İsm-i Âzam”; Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarından herhangi birine değil, bilâkis o sıfatların melazı ve kaynağı olan Zât-ı İlâhi’ye mahsus bir isimdir ki; bu isim O’nun herhangi bir vasfını değil, bizzat Zât’ını temsil eder. Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Hatmü’l-Evliyâ” kitabında: “Bütün ilâhi isimlerin kendisinden çıkartıldığı ‘Resü’l-esmâ’ yani ‘İsimlerin başı’ nedir?” sorusunu sorarak dikkati çektiği bu isim, O’nun isimlerinin en büyüğü olan “Allah” ism-i şerif’idir.

Bu ism-i şerif ulûhiyet vasfından değil, ulûhiyet mâbudiyet vasfı ondan alınmıştır.

Allah-u Teâlâ’nın Zât-ı Akdes’i bütün isimler ve vasıflardan önce bulunduğu gibi, Allah İsm-i şerif’i de öyledir.

“Allah iman edenlerin dostudur.” (Bakara: 257)

Allah-u Teâlâ’nın dostluğu, yardımı, desteği, inayeti; iman edip, Hakk yolda yürüyenler ve Hakk’ı savunanların üzerinedir.

Allah-u Teâlâ hiçbir müminin kendi yolundan başka yollara gitmesine aslâ izin vermez.

“Onları karanlıklardan kurtarıp nura çıkarır.” (Bakara: 257)

Onları her türlü şek ve şüpheden, ihtilâf ve tefrikadan kurtarır, esenlik yoluna eriştirerek kurtuluşa kavuşturur.

İmanın nur ile ifade edilmesinden daha derin ve şümullü bir tabir bulunamaz.

Küfrün ise zulümat ile ifade edilişi de aynıdır. Hakk’ın nurundan başka bütün yollar hiç şüphe yok ki zulümatın tâ kendisidir.

“İnkâr edip kâfir olanların dostları ise Tağut’tur.” (Bakara: 257)

Küfrü tercih eden, küfür üzere hayatını devam ettiren, küfrün savunuculuğunu yapanların dostları ise şeytan ve şeytanlaşmış insanlardır.

“Onları nurdan alıp karanlıklara götürür.” (Bakara: 257)

Yedeklerine aldıkları bu kişileri nûrdan uzaklaştırıp nâra sürüklerler, hidayetten mahrum edip dalâlete sevkederler. Dünya hayatlarını da, ahiret hayatlarını da mahvederler, böylelikle de ebedî felâketlerle başbaşa bırakmış olurlar.

“İşte onlar cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara: 257)

Tepetakla cehenneme girecekleri ve hiç çıkmamak üzere orada kalacakları kesinleşmiştir.

Allah-u Teâlâ, ibadet edilen zât olduğu için Allah değil, Allah olduğu için kendisine ibadet edilir. O’nun ilâhlığı, tapılmaya ve kulluk edilmeye lâyık olması kendiliğindendir.

Bir insan puta tapar, ateşe, güneşe veya sevdiği bazı şeylere tapar. Taptığı zaman onlar ilâh olurlar.

Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktadır:

“Resul’üm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni?” (Furkân: 43)

Bunlardan vazgeçilip cayıldığı zaman onlar ilâhlık özelliklerini kaybederler. Halbuki insanlar Allah-u Teâlâ’yı ister Mâbud tanısın, ister tanımasınlar, O bizzat Mâbud’dur. O’na herkes ibadet ve kulluk borçludur.

O öyle bir Allah ki, yalnız kendi kendini bilir ve yalnız kendi kendisini metheder. Öyle bir Allah ki gerek insanı ve gerekse kâinâtı yoktan var etti. Nâmütenâhi nimetlerle donatıyor, merzuk ediyor, terbiye ediyor. Her âzâyı yeri yerine koyuyor. İnsana sıfat veriyor ve o sıfatı ile beraber çıkarıyor. Ona göz vermiş, kulak vermiş, el vermiş, ayak vermiş, gönül vermiş, akıl vermiş, beyin vermiş ve saha-i imtihana koymuş. Emirlerini ve nehiylerini bildirmiş. Yaratıyor, yaşatıyor, öldürüyor ve yine diriltecek, hesaba çekecek.

Bir Hadis-i kudsî’de buyurur ki:

“Benim cinlerle ve insanlarla önemli bir hadisem var! Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor. Ben rızıklandırıyorum, benden başkasına şükrediliyor.” (Taberânî)

Bu kadar ihsan-ı ilâhî’ye karşı zâlim ve câhil olan insan bunu yapıyor.

Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:

“Çünkü insan çok zâlim ve çok câhildir.” (Ahzâb: 72)

Rahman İsm-i şerif’i: Dünyada kendisine inananı inanmayanı, itaat edeni etmeyeni ayırdetmeden yarattığı bütün mahlûkatına sayısız ve bol nimetler bahşeder, onları korur.

Bu da Allah-u Teâlâ’ya mahsus bir isimdir. Fakat zât ismi değil, sıfat ismidir, “Rahmeti büyük” mânâsınadır.

“Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf: 156)

İnanmayanlar da bu dünyada rızıklanırlar. Allah-u Teâlâ onlara mühlet verir, geçici bir zaman için bir servete, bir mevkiye nâil olabilirler. Fakat bu sadece geçici bir faydalanmadır. Süresi kısadır, sonu hüsranla biter. Bu durum haklarındaki ilâhî azabın artmasına sebep olur.

“İman edip sâlih ameller işleyenler için, Rahman bir sevgi peyda edecektir.” (Meryem: 96)

En güzel isimler Allah-u Teâlâ’nındır, o en güzel isimlerle O’na kulluk yapmak ve duâ etmek gerekiyor.

“Rabb’inize yalvara yakara gizlice duâ edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.” (A’râf: 55)

Duâ esnasında sesi fazla yükseltmemelidir.

“Islah olmuşken yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” (A’râf: 56)

Allah-u Teâlâ dünyayı içindekilerle beraber insanların istifadesine sunmuş, bir vakte kadar insanoğluna karargâh kılmış, yeryüzünün ıslahından sonra üzerinde azgınlığa sapmamalarını emir buyurmuştur.

İnsanlar Allah-u Teâlâ’nın kurduğu düzeni ve dengeyi bozmaya kalkarlarsa, yaptıklarından sorumlu olmuş olurlar.

“Korkarak ve umarak O’na duâ edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti muhsinlere yakındır.” (A’râf: 56)

Böyle duâ edenler, duâda ihsan mertebesine ermiş muhsinlerden olurlar. Duânın güzelliği de kalbin bu istikameti iledir.

Korku hâlinde ümidi, ümit hâlinde korkuyu bırakmayarak, daima ikisinin denklik noktasını gözeterek duâ etmelidir.

Duânın kabul olunacağına samimi bir kalp ile inanmalı, Allah-u Teâlâ’dan dilediği şeyi kesin bir lisan ile istemelidir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

“Allah’a duânızın kabul edileceğine kesinlikle inanmış olarak duâ edin. Şunu da bilin ki Allah kendisinden gafil ve başka işlerle meşgul bir kalbin duâsını kabul etmez.” (Tirmizî)

“Rahman”; rahmet kelimesinden türemiş olup son derece merhametli demektir. Allah-u Teâlâ’nın sıfat ismidir, rahmeti ezelden ebede sonsuzdur. O’nun bütün âlemleri, canlı cansız bütün varlıkları yaratması, canlılara rızık vermesi, her şeyi yerli yerinde nizama koyması, sonsuz rahmetinin bir neticesidir. Hatta bu rahmet o kadar umumî ve şümullüdür ki, hak edip etmemesine, lâyık olup olmamasına bakmaz; mümin-kâfir, mûtî-âsî, âlim-câhil, çalışkan-tembel, haklı-haksız… ayırmadan rahmetini herkese her mahlûka şâmil kılmıştır.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Eğer bütün insanlar (küfre meyledip) tek bir ümmet olma durumuna gelmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah’ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını, çıkacakları merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları koltukları gümüşten yapar ve onları altın ziynetlere boğardık.

Bütün bunların hepsi sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise Rabb’inin katında, O’nun azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” (Zuhruf: 33-34-35)

Allah katında dünya malının hiçbir değeri yoktur. Altın ve gümüşün kıymet olarak bilinmesi insanlara göredir.

Sanmayın ki onları seviyor. Hayır! Verdiklerini sevmediğinden dolayı veriyor.

Resulullah Aleyhisselâm Tahrîm sûre-i şerif’inin ilk beş Âyet-i kerime’sinde beyan edilen hadise üzerine hanımlarını terkederek “Meşrebe” diye anılan çardakta bir ay kadar yalnız başına kalmıştı, sabah ve akşam yemeğini yalnız başına yedi.

Bu durumu öğrenen Ashâb-ı kiram telâşa kapıldılar, içlerinden bazıları Mescid’de mahzun mahzun oturuyor, küçük çakıl taşlarıyla oynayarak içlerindeki sıkıntıyı açığa vuruyorlardı, bazıları da ağlıyordu.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- izin alarak Resulullah Aleyhisselâm’ın huzuruna girdi. Beline bir ihram bağlayıp hurma lifinden yapılmış bir hasır üzerine uzanmış olduğunu gördü, selâm verdi. Vücudundaki hasır izlerini görünce dayanamadı, ağlamaya başladı.

Resulullah Aleyhisselâm: “Niye ağlıyorsun yâ Ömer!” diye sorduğunda: “Yâ Resulellah! Ne diye ağlamayayım ki? Kisrâlar, Kayserler dünyanın zevk ve sefâsını sürerken, siz Allah katında en seçkin kul olduğunuz halde böyle bir hayat sürüyorsunuz!” dedi.

Resulullah Aleyhisselâm buyurdu ki:

“Yâ Ömer! Dünya onların, ahiretin de bizim olmasına râzı değil misin?”

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-: “Râzıyım!” diye cevap verdi.

İnsan dünyaya imrenir, fakat dünya imrenilecek gibi bir yer değildir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Andolsun ki ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.” buyuruyor. (Duhâ: 4)

Her şey orada, buraya imrenme!

Rahîm İsm-i şerif’i: Çok merhamet eden, inanıp sâlih ameller işleyenleri, verdiği nimetleri iyiye kullananları ahirette daha büyük ve ebedî nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran demektir.

Dünyada inananı-inanmayanı, çalışanı-çalışmayanı ayırdetmeden bütün mahlûkatına sayısız dünyevî nimetler bahşedip, onları korurken; âhirette de inananı, çalışanı ayırıp onları cennet ve Cemâlullah ile mükâfatlandırması, işte bu “Rahîm” sıfatının bir neticesidir.

“Ve O’nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için rahmet eden O’dur.

Melekleri de size duâ ederler. Allah müminlere karşı çok merhametlidir.” (Ahzâb: 42-43)

Öyle bir “Rahîm” ki yalnız kendisine itaatkâr olanları sever, seçer ve onları ebedî saâdete nâil ve dâhil eder, tarifi mümkün olmayan bir saâdetin içine koyar, ebedî bir hayat içinde yaşatır.

Allah-u Teâlâ’nın “Rahman” oluşu başlangıcı olmayışı, “Rahîm” oluşu ise ölümsüzlüğe göredir. Bundan dolayıdır ki yaratıklar, Allah-u Teâlâ’nın Rahman olmasıyla başlangıçtaki rahmetinden, Rahîm olmasıyla da sonuçta meydana gelecek merhametinden doğan nimetler içinden büyürler. Hem müminlerin hem kâfirlerin Rahman’ı, fakat yalnız müminlerin Rahim’idir.

Celâl ve ikram sahibi olan Allah’a karşı nasıl bir kulluk lâzım geldiğini düşünmek gerekir. Bunca ihsana karşı bunca isyan yakışır mı?

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Hazretleri’nden şöyle rivayet edilmiştir:

“Bismillâhirrahmânirrahîm demek çeşitli ağrı ve hastalıklara şifâdır. Bismillah ile alınan ilaçlar şifâdır. Allah’ın rahman adı bütün varlıkları ihata eder, inananları korur. Rahim adıyla ameli sâlih işleyenleri âhiret nimetleriyle mükafatlandırır.” (Tefsir-i Kur’an)

 

Eûzü Besmele İle:

Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim okumak isteyen kimseye, ilk önce şeytanın şerrinden Zât-ı akdes’ine sığınmasını emretmektedir:

“Kur’an okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl: 98)

Bu sığınma da:

“Euzü billâhi mineşşeytanirracîm.”, “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım!” demektir.

Kur’an-ı kerim tilâvetinden faydalanmak isteyenler “Besmele”den önce bu “İstiâze”yi okumak suretiyle bu tavsiye emrini yerine getirmektedirler.

İstiâze; sığınma, korunma, talep etme mânâlarına gelir. Şeytandan, kötülük ve şerlerden, haramlardan günahlardan, cehennemden… Allah-u Teâlâ’ya sığınmak, kulluğun en mühim hususiyetlerindendir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Allah’a sığın!..” buyuruyor. (Mümin: 56)

Hıfz-u himayesine sığınılacak, yardım istenecek, kapısına başvurulacak yegâne mâbud O’dur.

Şeytan kıyamete kadar insanları iğva edeceğine yemin ettiği için, insanın etrafını çevirmekten vesveseler vermekten bir an olsun boş bulunmamaktadır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde tekrar tekrar duâ edip yalvaran kişinin söyleyeceği lâfızlarla şeytanın iğvalarından, hile ve desiselerinden kendisine sığınmayı emir buyurmuştur:

“De ki: Rabb’im! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Rabb’im! Yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.” (Müminun: 97-98)

Her insan daha hayatta iken noksanlıklarını gidermeye çalışmalı, her zaman için şeytanın şerrinden Allah-u Teâlâ’ya sığınarak muvaffakiyet dilemelidir.

Ebu Hureyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Sizden herhangi birinize şeytan gelir de; (Şunu) böyle kim yarattı? (Şunu) böyle kim yarattı? En sonu; Rabb’ini kim yarattı? (diye vesvese verir) derse. Şeytanın vesvesesi Rabb’inize kadar erişince o vesveseli kişi hemen ‘Euzü billâhi mineşşeytanirracîm’ desin. Ve vesveseye son versin!” (Buhârî; 1353)

Süleyman ibn-i Surad -radiyallahu anh- rivayete göre şöyle demiştir:

“Bir keresinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile beraber oturmakta idim. O sırada iki kişi sövüştüler. Bunlardan birinin (şiddet ve gazabından) yüzü kızarmış ve şah damarları şişmişti. Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-;

“Ben bir kelime bilirim ki; eğer şu kişi o kelimeyi söylesin kendisinde bulunan gazap hali muhakkak gider. O kişi ‘Euzü billâhi mineşşeytan’, dese kendisinde bulunan bu hâl gider.” buyurdu.

Orada bulunan ashâb o kişiye; ‘Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şeytandan Allah’a sığın! buyurdu’ dediler. O da; ‘Vay, bende delilik mi var?’ diye itiraz etti.” (Buhârî; 1356)

Rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Güzel rüyâ Allah’tandır. Fena rüyâ da şeytandandır. Biriniz korkunç yani karışık rüyâ gördüğünde hemen sol tarafına tükürüp üflesin ve o rüyânın şerrinden Allah’a sığınsın. (Euzü billâhi mineşşeytanirracîm, desin) Bu suretle o rüyâ, gören kimseye zarar vermez.” (Buhârî; 1358)

İstiâze; Allah-u Teâlâ’ya yaklaşanların vasıtası, O’ndan korkanların sarıldığı ip, suçluların barınacakları çare, musibete uğrayanların merciidir. Kalp ve ruhu şeytanın istilâsından kurtarmaya ve Allah-u Teâlâ’nın hıfz-u himâyesi altına girmeye vesiledir.

İstiâze “Firâr-ı ilâllah” makamıdır. Şirkten Tevhid’e, küfürden imana, zulümden adalete, nifaktan sadakate, riyâdan ihlâsa, kibirden tevâzuya, cimrilikten cömertliğe, israftan kanaate, adâvetten muhabbete, tefrikadan ittifaka, kötülükten iyiliğe, günahtan sevaba… kaçıp sığınmaktır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Allah’a kaçınız.!.” buyuruyor. (Zâriyat: 50)

O’nun Zât-ı ulûhiyetine ilticâ edin, her işinizde O’na itimat ve teslimiyette bulunun.

Bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:

“Allah, rızâsını arayanları onunla kurtuluş yollarına eriştirir ve onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onları dosdoğru bir yola iletir.” (Mâide: 16)

Allah-u Teâlâ’nın ism-i şerif’lerinden birisi de “Mü’min”dir. İmanı ihsan buyuran, emniyet bahşeden, kendisine iltica edip sığınanları hususi himayesine alıp muhafaza eden ve huzura erdiren demektir. Emniyet ve eman kaynağı O’dur, her şey her an O’na yönelip sığınmaya muhtaçtır.

Başta Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz olmak üzere, Allah dostları bütün ibtilâlara, meşakkatlere, ezâ ve cefâlara karşı Hazret-i Allah’a tevekkül etmişler, huzuru O’na sığınmakta bulmuşlardır.

Nuh Aleyhisselâm cehalet ve bilgisizlikten, sebeplere bağlanmaktan Allah-u Teâlâ’ya sığınarak ilticâda bulunmuştur.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“De ki: Ey Rabb’im! Bilmediğim bir şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen ziyan edenlerden olurum.” (Hud: 47)

Onun bu sığınışı sayesinde Allah-u Teâlâ da kendisine emniyet vermiş, hem kendisini, hem de beraberinde olanları denizin şiddetli dalgalarından kurtarmıştır.

Yusuf Aleyhisselâm Züleyha’nın kendisine musallat olup zinaya düşürmesinden endişeli olduğu bir zamanda huzur içinde:

“Allah’a sığınırım.” dedi. (Yusuf: 23)

Bu gönülden gelen istiâze sayesinde Allah-u Teâlâ onu böyle bir felâkete düşmekten korumuş hem de Mısır’a vezir yapmış, din ve dünya şerefine ulaştırmıştır.

Musa Aleyhisselâm, Firavun’un kendisini öldürmek için teşebbüs ettiğini duyunca, görünüşte Firavun ve hanedanına karşı çok zayıf görüldüğü halde, sebepleri yürüten Allah-u Teâlâ’ya sığındı.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Musa dedi ki:

Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabb’im sizin de Rabb’iniz olan Allah’a sığınırım.” (Mümin: 27)

Musa Aleyhisselâm’ın bu yüksek beyanatı gösteriyor ki, her mümin her zaman her hususta Allah-u Teâlâ’ya sığınmalı, daima O’nun hıfz-u himayesine iltica etmelidir.

Allah-u Teâlâ Felâk ve Nas Sûre-i şerif’lerinde kendisine sığınmayı emir ve tavsiye buyurmaktadır.

 

Besmeleye Saygı ve Hürmet:

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyorlar:

“Sen sen ol, Hakk ile kulun arasına girme. Çünkü bilmezsin. ‘İyi!’ de, ‘Allah rahmet eylesin!’ de geç. İyiyse iyi, kötüyse kötü. Bişri Hafi -kuddise sırruh- Hazretleri çok sarhoş bir haldeyken yerde bir kâğıt buluyor, bakıyor ki üzerinde Allah yazıyor. Alıyor onu, öpüyor, tozunu-toprağını siliyor ve duvara asıyor. Allah-u Teâlâ ona hidayet ediyor.

Onun içindir ki sakın karışma! Çünkü iyi zannınla kaybetmezsin, belki iyiyse kötü zannınla kaybedersin. Ne gerek sana! Gidiyoruz işte.”

Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Kim kirlenmemesi için, yerden, üzerinde ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ yazılı bir kâğıdı saygıyla kaldırırsa, Allah katında sıddıklardan olur, müşrik bile olsalar ana-babasının kabir azabı hafifletilir.”

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Miraç gecesi bütün cennetler bana gösterildi. Cennette dört nehir gördüm:

Biri, su; biri, süt; biri, cennet şarabı ve biri de bal nehri idi.

Cebrail Aleyhisselâm’a: ‘Bu nehirler nereden gelip nereye dökülür?’ diye sordum.

Cebrail Aleyhisselâm: ‘Kevser havuzuna dökülüyor. Ancak nereden geldiğini bilmiyorum. Allah’a duâ et, sana bildirir yahut gösterir’ dedi.”

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Rabb’ine duâ etti.

Bir melek gelip Peygamber Aleyhisselâm’a selâm verdi ve “Ey Muhammed! Gözlerini kapat!” dedi.

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- devam ederek şöyle buyurdu:

“Gözlerimi kapattım, sonra o melek: ‘Gözlerini aç!’ deyince açtım, kendimi bir ağaç altında buldum. Orada kapısı kırmızı altın, kendisi beyaz inciden büyük bir kubbe gördüm. Dünyadaki insan ve cinlerin hepsi bu kubbe üzerine konulsa, bir dağ üzerine oturmuş bir kuş gibi kalırdı.

Nehirlerin bu kubbenin altından aktığını gördüm. Dönmek isteyince melek bana:

‘Neden o kubbeye girmiyorsun?’ dedi.

‘Nasıl gireyim, kapısı kilitli ve bende anahtarı yok?’ dedim.

Melek: ‘O kapının anahtarı ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’dir’ dedi. Kilidi tutup, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ deyince kilit açıldı. Kubbeye girdim. O dört nehrin, kubbenin dört direğinden aktığını gördüm. Dört direk üzerinde de ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ yazılı idi. Öyle ki; su nehrinin ‘Bismi’nin ‘mim’ harfinden, süt nehrinin ‘Allah’ın ‘he’ sinden, cennet şarabının ‘Rahman’ın ‘mim’inden ve bal nehrinin de ‘Rahim’in ‘mim’inden çıktığını gördüm. Anladım ki, dört nehrin aslı, Besmele-i Şerif’edendir.

O esnada Allah-u Teâlâ buyurdu ki;

‘Ey Muhammed! Ümmetinden her kim kalbi riyâdan halis bir şekilde, beni bu isimlerle zikreder, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ derse, o kimseyi bu nehirlerden sularım.'”

 

Besmele İle İlgili Ashâb-ı Kirâm’dan Hatıralar:

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-, Amr bin As’ı Mısır’a vali olarak gönderdiğinde, Amr bin As -radiyallahu anh- o sene Nil nehrinin yükselmediğini gördü. Sebebini sorduğunda Mısırlılar şu cevabı verdi:

“Her sene Nil’in kabarması, verimli hale gelmesi için ailesinin müsadesiyle bakire bir kız kurbanlık olarak Nil’e atılır. Ve ancak o zaman Nil kabarmaya başlar.”

Amir bin As -radiyallahu anh- buna engel oldu ve “Bu ancak cahiliye devri adetidir.” dedi. Durumu bir mektupla halife Ömer -radiyallahu anh-e bildirdi. Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- ona şu yazıyı hazırlatıp gönderdi ve nehre atmasını istedi:

“Bismillâhirrahmânirrahîm…

Ey Nil! Eğer sen emirsiz akıp gidiyorsan bizim sana hiçbir ihtiyacımız yoktur. Değilse Allah’ın izniyle akıp yoluna devam et…”

Amr bin As -radiyallahu anh- bu yazılı kâğıdı Nil’e atınca Nil kabardı ve çok verimli bir duruma geldi. Böylece o kötü âdet de kökünden yıkılıp hükümsüz kaldı.

Bizans İmparatoru Kayser, Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-e mektup yazıp;

“Bende hiç dinmeyen bir baş ağrısı var, doktorlar ilaç bulmaktan aciz kaldılar. Eğer bildiğin bir ilâç varsa gönder” dedi.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- ona bir takke gönderdi. Kayser, bu takkeyi başına koyduğunda başı ağrımıyor, başından çıkardığı zaman yine ağrımaya başlıyordu. Kayser, bu hale şaşırıp merakla takkeyi kontrol ettiğinde, içinde üzerine Besmele yazılmış bir kâğıt olduğunu gördü.

Halid bin Velid -radiyallahu anh-, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in nübüvvetinin hak olduğunu ispat edebilmek için, kâfirlerin kibir ve inatçılığına karşı, kâmil bir iman ve kalp kuvveti ile okuduğu Besmele-i şerife’nin ardından hiç tereddüt etmeden bir kâse zehir içtiği halde hiç tesir etmemiştir. (Taberânî)

 

Besmele ve Süleyman Aleyhisselâm:

Süleyman Aleyhisselâm’ın Sebe Melikesi Belkıs’a yazdığı mektup da Besmele ile başlamaktadır:

“Mektup Süleyman’dandır ve o: ‘Bismillâhirrahmânirrahîm.’ (ile başlamakta)dır.” (Neml: 30)

Bütün peygamberler hidayet rehberleridirler. Bize ölçü bırakmışlardır. Resulullah Aleyhisselâm da mektuplarına besmele ile başladı.

“O peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların gittiği doğru yolu tutup onlara uy, o yoldan yürü.” (En’am: 90)

 

Besmele ve Nuh Aleyhisselâm:

Nuh Aleyhisselâm gemiyi hazırladıktan sonra, beraberinde taşımakla emrolunduğu kimselere “Gemiye binin!” dedikten sonra “Bismillah” ile başlayan şu duâyı okudu:

“Onun akması da durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabb’im çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” (Hûd: 41)

Çünkü gemi kurtuluş için bir sebep olmakla beraber tek sebep değildi.

Gemiyi yürüten de durduran da O’dur. Bu bakımdan gönülleri Allah’a yöneltmek gerekiyordu.

Onlar ise geminin hareket etmeye başlaması sırasında ve sonunda Allah-u Teâlâ’yı zikrettiler, kendilerini boğulmaktan kurtardığı için şükranlarını arzettiler, bu ilâhî lütfa hamdettiler.

Fahreddin-i Râzi Hazretleri;

“Nuh Aleyhisselâm gemiye bindiği zaman Hûd suresinin 41. Âyet-i kerime’sini okuyunca Besmele’nin yarısına gelince umulan kurtuluşu elde etti. Ömür boyu bu kelimeye devam eden kimse kurtuluştan nasıl mahrum kalır.

Bunun gibi Hazret-i Süleyman da Neml suresinin 30. Âyet-i kerime’sinde geçen sözüyle dünya ve ahiret mülkünü elde etti. Kulun bu Besmele ile dünya ve ahiret mülküne ulaşacağı umulur.” buyuruyorlar.

 

Yazı ve Besmele:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Siz bir yazı yazdığınızda; “Bismillâhirrahmânirrahîm”i belirtmeyi güzelce yapın. Hacetleriniz yerine gelir. Rahman’ın rızâsı olur.” (Ramuz el-Ehadis)

Enes bin Mâlik Hazretleri’nden rivayetle Resulullah Aleyhisselâm:

“Besmele’yi özenerek yazan kişi affedilir.” buyurduğu rivayet edilmiştir.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Hazretleri Besmele’yi yazan bir adama bakıp;

“Besmele’yi güzelce yaz. Çünkü onu güzelce yazan bağışlanır.” buyurmuşlardır.

Ömer bin Abdülaziz -rahmetullahi aleyh- katiplerine şöyle derdi:

“Allah’ın kitabını tazim için Be harfini uzatın. Sin harfini iyice belirtin. Mim harfini iyice yuvarlak yapın.”

 

Çok Kıymetli Bir Duâ:

“Allah’ım! Eûzü Besmele’nin yüzü suyu hürmetine;

Allah’ım! Fâtiha-i şerif ve İhlâs-ı şerif yüzü suyu hürmetine;

Allah’ım! Tâhâ ve Yâsin-i şerif yüzü suyu hürmetine;

Allah’ım! Kelâm-ı kadîm’in yüzü suyu hürmetine; ululuğun hakkı için, azâmetin hakkı için; Nur’undan Nur’unu yarattın, kâinâtı da o Nur’la donattın, o Nur’un yüzü suyu hürmetine ve o Nur’dan halkettiklerinin yüzü suyu hürmetine;

Allah’ım! Bütün peygamberlerinin, Âdem Aleyhisselâm’ın, Nuh Aleyhisselâm’ın, İbrahim Aleyhisselâm’ın, Musa Aleyhisselâm’ın, İsa Aleyhisselâm’ın yüzü suyu hürmetine;

Allah’ım! Ashâb-ı kehf‘in ve Ashâb-ı kiram’ın yüzü suyu hürmetine;

Allah’ım! Şühedâ’nın, Pîrân-ı izâm’ın yüzü suyu hürmetine;

Allah’ım! Mübarek beldelerin, gün ve gecelerin yüzü suyu hürmetine;

Allah’ım! Seçkin meleklerin Cebrâil Aleyhisselâm’ın, Mikâil Aleyhisselâm’ın, İsrâfil Aleyhisselâm’ın, Azrâil Aleyhisselâm’ın ve diğer meleklerin yüzü suyu hürmetine;

İstemem icap ettiği halde istemesini bilmediğim, fakat senin bildiğin şeyleri ihsan ve ikram buyur! Habib’in ne istemiş ise onu istiyorum, onun yüzü suyu hürmetine bize de ihsan buyur!

Zât’ına neden sığınmışsa, ben de ondan sana sığınıyorum. Bilmediğim tehlikelerden de beni muhafaza buyur!” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)

 

Besmele Berekettir:

Besmele, bunca sayısız nimetlerin Sahib’inin, ikram edicisinin ve nimetlerden istifade etmek için sıhhat verenin Hazret-i Allah olduğunu bilmek, şükür etmek ve sahib-i Hakiki’yi zikretmektir. Yemekten evvel “Bismillah ya hayrur razîkîn” denilir. Besmele o kadar mühimdir ki; Hadis-i şerif’te beyan buyurulduğu üzere yemeğe başlarken Besmele unutulduğu takdirde, hatırlandığı zaman “Bismillahi fi evvelihi ve âhirihî = Başında da sonunda da Allah’ın adıyla” demek gerekir. (Ebu Dâvud: 3767 – Tirmizi: 1859)

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz’den rivâyet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Ashab’ından altı kişi içerisinde yemek yiyordu. Derken bir bedevî geldi. Besmele çekmeksizin yemeği iki lokmada yutuverdi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Eğer bu adam Besmele çekseydi yemek hepimize yeterdi.” buyurdu. (Tirmizî)

Besmele-i şerife, yemeğe bereket katmakta, yiyenlerin doyunmalarına katkıda bulunmaktadır.

Besmele çekilmeyince yemeğe şeytan da ortak olmakta, yemeğin bereketini kaçırmaktadır.

Ashab-ı kiram’dan bazıları bir defasında “Yâ Resulellah! Biz yiyoruz, fakat bir türlü doymuyoruz.” demişlerdi. Bunun üzerine onlara “Siz ayrı ayrı yemekte olmayasınız?” diye sordu. “Evet!” diye cevap verdiler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdu ki:

“Öyleyse yemeğinizde toplanın. (Bir sofra kurarak hep beraber yiyin.) Yemeğe Allah’ın ismini zikrederek başlayın. Böyle yaparsanız yemeğiniz hakkınızda mübarek kılınır.” (Ebu Dâvud: 3764 – İbn-i Mâce: 3284)

Yemek, imkân dahilinde topluluk halinde yenmelidir. Âile fertleri yemekte bir araya gelmeli, bu Sünnet-i seniyye şuurla ihyâ edilmelidir.

Rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“(Güneş batıp) gece karanlığı, yâhut gecenin bir kısmı hâsıl olduğu zaman, çocuklarınızı (dışarı çıkmaktan) men ediniz! Çünkü şeytanlar o sırada dağılır, (faaliyete geçer)ler. Yatsıdan bir saat geçince de (dışarıdaki) çocuklarınızı (meskeninize) koyunuz! Ey mümin, o zaman Allah’ın ismini anarak (Bismillâhirrahmânirrahîm diyerek) kapını kapa! Besmele ile kandilini söndür! Su kırbasının ağızını Besmele ile bağla! Yine Besmele ile kap-kacağını kapat! Velev ki o kap üzerine enine (tahta parçası gibi) bir şey koysun!” (Buhârî; 1355)

Ebu Hureyre -radiyallahu anh-den rivayet edilmiştir:

“Birgün mümin bir kimsenin şeytanı ile kâfirin şeytanı karşılaşmışlar. Kâfirin şeytanı yağlı, semiz, parlak ve temizdir. Müminin şeytanı zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. Kâfirin şeytanı sorar; “Bu ne hâl?” Müminin şeytanı şöyle cevap verir; “Ne yapayım. Bir adama düştüm ki, adam yiyeceği zaman Besmele okur, aç kalırım, içeceği zaman Besmele okur, susuz kalırım, giydiği zaman Besmele okur, çıplak kalırım, temizlendiği zaman Besmele ile temizlenir, ben de pis kalırım.” dedi. Kâfirin şeytanı da; “Ben öyle bir adamla arkadaşım ki hiç ‘Besmele’ çekmez, ben de ona ortak olurum.” dedi.” (İhyâu Ulûmi’d-Dîn)

Eve girerken ve yemeğe başlarken çekilen Besmele-i şerife şeytanın evdeki nasibini kesmekte ve gecelemesini önlemektedir.

Câbir -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Kişi evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken Allah’ın adını zikrederse, şeytan (avanelerine) ‘Size burada gecelemek de yok, akşam yemeği de yok.’ der. Amma evine girerken Allah’ı zikretmezse şeytan ‘Burada gecelemeye yetiştiniz.’ der. Kişi yemeğine başlarken ‘Bismillah’ diyerek Allah’ı zikretmezse şeytan ‘Yemeğe de yetiştiniz yatmaya da!’ der.” (Müslim: 2018)

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyorlar:

“Sizden bir kimse evine girmek isteyince bir şeytan o hâneye girmek için kendisini takip eder. Lâkin hâneye girerken Besmele-i şerife’yi okur ise şeytan ‘Benim için bu hâneye girecek yer yoktur’ diye ümidsiz olarak geri döner.” (Müslim)

Ebu Mâlik el-Eş’arî -radiyallahu anh-den rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:

“Bir kimse evine girdiğinde şöyle söylesin:

(Allahümme innî es’elüke hayral-mevleci ve hayral mahreci bismilâhi velecnâ ve bismillâhi haracnâ ve alâllahi tevekkelnâ)

“Allah’ım! Senden giriş ve çıkışların hayrını dileriz. Allah’ın adıyla girdik, Allah’ın adıyla çıktık. İşlerimizde Allah’a tevekkül ettik.”

Bu duâyı okuduktan sonra âilesine selâm versin.” (Ebu Dâvud)

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayete göre; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- evden çıkarken şu duânın okunmasını tavsiye buyurmuşlardır:

(Bismillâh tevekkeltü alellâh velâ havle velâ kuvvete illâ billâh)

“Allah’ın adıyla çıkıyorum. İşlerimde ona tevekkül ettim. Güç ve kuvvet ancak Allah’tandır.” (Ebu Dâvud)

İbn-i Abbas -radiyallahu anh- anlatıyor:

Ebu Bekir -radiyallahu anh- günün sıcak bir vaktinde mescide gitmişti. Ömer -radiyallahu anh-in şöyle dediğini duydu:

“Yâ Ebu Bekir! Bu saatte niçin dışarıya çıktın?” O ise bu saatte kendisini dışarıya çıkmaya mecbur eden sebebin açlık olduğunu söyledi. Ömer -radiyallahu anh- de “Benim çıkmama sebep de vallahi bundan başka bir şey değildir.” dedi.

Bu şekilde dertleşirlerken birden Resulullah Aleyhisselâm çıkageldi ve kendilerine bu saatte niçin çıktıklarını sordu. Onlar da şiddetli açlıktan dolayı çıktıklarını söylediler.

Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, beni de dışarı çıkaran şiddetli açlıktan başka bir şey değildir. Kalkın benimle birlikte gelin.” buyurdu.

Yürüyüp Ebu Eyyub el-Ensârî -radiyallahu anh-in kapısına geldiler. Ebu Eyyub, Resulullah Aleyhisselâm’a her gün yemek veya süt ayırırdı. O gün Resulullah Aleyhisselâm geç kaldığından, ayırdığını çocuklarına yedirmiş, kendisi de hurmalığa çalışmaya gitmişti. Kapıya geldiklerinde dışarıya hanımı çıktı. Resulullah Aleyhisselâm’a ve yanındakilere:

“Hoş geldiniz!” dedi. Resulullah Aleyhisselâm “Ebu Eyyub nerede?” diye sordu. Bu sırada Ebu Eyyub ise hurmalığında çalışırken Resulullah Aleyhisselâm’ın geldiğini duydu ve koşarak geldi. O da “Hoş geldiniz!” dedikten sonra “Yâ Resulellah! Bu zaman sizin gelme vaktiniz değil!” dedi. Resulullah Aleyhisselâm “Doğru söyledin.” diye mukabele etti. Ebu Eyyub -radiyallahu anh- gidip üzerinde kurusu, olgunu ve tazesi bulunan bir hurma salkımı getirdi.

Resulullah Aleyhisselâm “Ben bunu istemedim, bize kuru hurma topla.” deyince, Ebu Eyyub -radiyallahu anh- “Yâ Resulellah! İstedim ki hem kuru, hem olgun, hem de tazesinden yiyesiniz. Değil kuru hurma, ben size bununla beraber bir hayvan da kesebilirim.” dedi. Resulullah Aleyhisselâm Ebu Eyyub’a kesecek olursa sağılanını kesmemesini söyledi. Bunun üzerine tutup bir oğlak kesti ve hanımına “Sen de bize hamur yoğurup ekmek yap! Sen iyi ekmek yaparsın.” dedi. Oğlağın yarısını alıp haşladı, yarısını da kızarttı. Yemek pişip de Resulullah Aleyhisselâm ve Ashâb’ının önüne getirilince, Resulullah Aleyhisselâm oğlaktan biraz alıp bir ekmeğin içine koydu ve Ebu Eyyub’a “Bunu Fâtıma’ya götür. Zira günlerdir o böyle yemek görmedi.”dedi. O da derhal alıp Fâtıma -radiyallahu anhâ-ya gitti.

Yemeği yiyip doyduklarında Resulullah Aleyhisselâm “Ekmek, et, kuru, taze ve olgun hurma!” dedi ve gözleri yaşararak ilâve etti:

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, işte bunlar kıyamet gününde hesabını vereceğiniz nimetlerdir.”

Bu söz Ashab’a ağır geldi. O zaman Resulullah Aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Şu kadar var ki, böyle nimetlere kavuşup onları yerken ‘Bismillâh’ deyiniz. Doyduğunuz vakit de ‘Bizi doyuran, bize nimetler veren ve iyilik eden Allah’a hamdolsun.’ deyin. Zira ancak hamd ile bu nimetlere mukabele edilir.” (Kenzül-ummâl: 4/40)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz hayırlı bir evlada mâlik olmak için dahi mukarenetten evvel “Bismillâh” demeyi tavsiye buyurdular.

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ-dan rivayete göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Sizden bir kimse eşine temas etmek isteyince:

(Bismillâhi Allahümme cennibneş-şeytâne ve cennibiş-şeytâne mâ razektenâ)

“‘Bismillâh. Ey Allah’m! Bizi şeytandan uzaklaştır. Şeytanı da, bize ihsan ettiğin çocuktan uzak kıl!’ derse ve o birleşmeden bir çocuk takdir olunursa, şeytan ona hiçbir zaman zarar veremez.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1812)

 

Hayvan Kesimi ve Besmele:

Helâl lokma yiyebilmek için bugün müslümanların üzerinde durması gereken mühim meselelerden birisi de, hayvan kesiminde “Besmele” ve “Etleri yenilip yenilmeyen hayvanların bilinmesi” hususudur.

1– En’am Sûresi 145. Âyet-i kerime’sine göre; “Kendiliğinden ölmüş hayvan leşi, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanlar” olmak üzere haram yiyecekler dört sınıftır.

Mâide Sûresi 3. Âyet-i kerime’sinde ise; “Boğulmuş, bir yerine taş veya sopa vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmış, putlar adına boğazlanmış hayvanları yemenin ve fal okları ile kısmet aramanın haram olduğu” bildirilmektedir.

Boğulmak, başına tokmak vurulmak, bir yerden yuvarlanmak, süsüşmek, yırtıcı hayvan tarafından yaralanmak… gibi bir sebeple ölmek üzere bulunan hayvan yetişilerek kesilirse eti yenir.

2– Hayvanı keserken Allah’ın ismini anmak vâciptir. “Bismillahi Allahu Ekber” demek ise müstehaptır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:

“Allah’ın âyetlerine inanan müminler iseniz, üzerlerine Allah’ın ismi anılmış (Besmele ile kesilmiş) hayvanlardan yiyin.” (En’âm: 118)

“Kesilirken Allah’ın adı anılmayan hayvanlardan yemeyin. Çünkü onu yemek muhakkak ki bir fısktır, Allah’ın yolundan çıkmaktır.” (En’âm: 121)

Hayvanı kesecek olanın boğazlamaya ehliyetli olması lâzımdır. Müslüman bir erkek ve kadın kesebileceği gibi, kesmesini bilen ve “Besmele” çekebilen bir çocuk da kesebilir.

Tesmiyenin tam kesilme halinde bulunması şarttır. “Besmele” çektikten sonra bir şey yer içer, başkası ile konuşursa önce çektiği “Besmele” kifayet etmez, yeniden çekmesi gerekir.

“Besmele” unutularak terk edilmiş olursa zararı olmaz.

Çünkü Hadis-i şerif’te “Ümmetimden yanılma, unutma ve zorla yaptıklarının mesuliyeti kaldırılmıştır.” buyuruluyor. (Buhârî)

Ancak kasten terk edenlerin kestikleri yenmez, haram olur.

3– Boğazlama; develerde boğazla göğsün birleştiği yere bıçak saplamak (nahr) suretiyle, diğer hayvanlarda ise boğazı kesmek (zebh) suretiyle yapılır. Bu sünnettir. Deveyi davar ve sığır gibi kesmek, davarı ve sığırı da deve gibi kesmek mekruhtur.

Eksiksiz bir boğazlamada, nefes ve yemek boruları ile bunun iki yanındaki iki atar damarın kesilmesi gerekmektedir.

Damarları ve boruları kesip kanı akıtabilen her çeşit âlet ile hayvan kesilebilir. (Bıçak, keskin kamış kabuğu, cam… vs.) Mühim olan âletin keskinliğidir. Yalnız, diş ve tırnakla kesmek yasaktır.

Şu kadar var ki bu âlet hayvana zahmet vermeyecek şekilde keskin olmalıdır. Hayvanı kör bıçakla boğazlamak, yere yatırdıktan sonra bıçak bilemek, ayağından çekip sürüklemek, boğazlarken hayvanın murdar iliğini hemen koparmak, kellesini kesip almak, daha ölmeden derisini yüzmeye başlamak mekruhtur.

Hayvan kuyuya veya bir yere ters vaziyette düşer veya yakalanamazsa herhangi bir yerinin kesilip kanının akıtılması boğazlama yerine geçer.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in de bulunduğu bir yerde, kaçan ve yakalanamayan bir deve okla vurularak öldürülmüştü. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunu tasvip ettikleri gibi “Böyle durumlarda aynı şeyi yapınız.” diye de emir buyurmuşlardır. (Buhârî – Müslim)

4– Kesilen bir hayvanın karnından diri olarak çıkan yavru boğazlanır ve yenir. Ölmüş olarak çıkarsa yenmez.

5– Hayvan şer’i usule göre kesilince, vücuttaki kanın büyük bir kısmı dışarıya akar, az bir kısmı da ince damarlarda kalır. Dışarıya akan bu kanı yemek-içmek haramdır. İnce damarların içinde, dalak, ciğer gibi uzuvlarda kalan kan ise akmış sayıldığından et ile birlikte yenir.

Hayvanın ödü, bezi, bevl torbası, husyeleri ve tenasül uzvu yenmemelidir, mekruhtur.

6– Bir misafir için “Besmele” ile kesilen bir hayvanın eti yenilir. Çünkü misafire ikram lâzımdır. Bu Allah rızâsı için kesilmiş olur. Besmele ile bile kesilmiş olsa, herhangi bir şahsa tazim için kesilen kurbanların eti haramdır, yenilemez. Çünkü kurban yalnız Allah için kesilir.

7– Diri olup olmadığı bilinemeyen bir hayvan kesilirken; harekette bulunursa, gözünü yumarsa, ayağını çekerse, tüyleri ürperip kalkarsa canlı hükmündedir ve eti yenir.

Şu kadar var ki, yalnız gözünü veya ağzını açması veya ayağını uzatması onun canlı olduğunu göstermez. Bu hayvan ölü hükmünde olup, eti murdardır.

8– Murdar ölen hayvanın etini yemek haram olmakla beraber derisinden, boynuz, kemik ve kılından faydalanmak mubahtır.

Hazret-i Meymune -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz’in bir azatlısına sadaka olarak bir keçi verilmiş, o da ölmüştü.

Duruma muttali olan Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz “Derisini niçin almadınız? Onu tabaklar, faydalanırdınız!” diye ikazda bulundu. “O murdar ölmüştü.” dediklerinde “Onun sadece etinin yenmesi haram kılındı.” buyurdu. (Müslim)

Bir Hadis-i şerif’te de “Onu tabaklamak murdarlığını giderir.” buyurulmuştur. (Hâkim)

9– Vahşi tabiatlı olmayan, iğrenç görülmeyen hayvanların etleri helâldir, yenilebilir.

Temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sığır, deve gibi hayvanları bir müddet hapsetmeden hemen kesip yemek mekruhtur. Şayet yemedilerse veya etlerini kokutmayacak derecede az yemişlerse, hapsedilmeleri gerekmez.

Pislik yiyen tavuklar için hapis müddeti üç gün, koyunlar için dört gün, sığır ve develer için on gündür.

 

Av ve Besmele:

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde:

“Resul’üm! Onlar sana kendileri için nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: Temiz olan şeyler size helâl kılındı. Allah’ın size öğrettiği üzere alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve (ava salarken) üzerine Allah’ın adını anın. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir.” buyuruyor. (Mâide: 4)

Dinimiz avlanmayı bazı kayıt ve şartlarla câiz ve helâl kılmıştır, fakat vâcip değildir. İnsanın kendi ihtiyârına bırakılmıştır. Bu mübah bir kazanç yoludur. Fakat diğer kazanç yolları bundan efdâldir.

Hele yemek ve faydalanmak niyeti olmadan sırf zevk için hayvan öldürmek ve bunu ifrâta götürmek hiç doğru değildir.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Bir kuşu boşuna öldürenler için kıyamet gününde o kuş bağırarak ‘Yâ Rabb’i! Falan kişi, faydalanmak niyeti olmadan beni boşuna öldürdü’ diye şikâyet edecektir.” buyuruyorlar. (Nesâi)

Şer’an eti yenilebilen ve insanlardan kaçan vahşi hayvanlardan hangisi olursa olsun av hayvanıdır. Avlanmadan başka bir yolla boğazlama imkânının bulunmaması gereklidir. Av aletiyle yaralanan hayvana yetişildiği zaman halâ yaşıyorsa, veya canlı olarak tutulabildiyse, şer’î usûlüne göre boğazlanması lâzımdır. Boğazlanmadan ölürse eti yenmez.

Av ya ok, mızrak, kılıç, tüfek, tabanca gibi kesici, delici, içine işleyici aletlerle veya köpek, pars, doğan gibi hayvanlarla yapılır. Bu aletlerle öldürülen hayvan yenir.

Taş veya sopa gibi şeylerle vurularak öldürülen hayvan yenmez. Âletin vücuda girmesi, delmesi ve kesmesi gerekir.

Av hayvanlarının öğretilmiş, ava alıştırılmış olması, avı kendisi için değil sahibi için yakalaması ve yemeden getirmiş olması şarttır. Tuttuğu hayvanı yaralamadan boğarsa veya bir kısmını yerse, artık o av yenmez.

Gerek silâh ve gerekse hayvanla av yaparken Besmele çekmek de şarttır. Tetiği çekerken veya hayvanı av üzerine salarken kasten Besmele çekilmezse, o av hayvanının eti yenmez, haram olur. Besmele unutulursa helâldir.

Bir Besmele ile atılan mermi iki hayvana isabet ederse, her iki hayvan da helâl olur.

Besmele çekilerek gönderilen köpeğe avı yakalamakta besmelesiz salıverilen başka bir köpek yardım ederse, avlanan hayvanın eti yenmez. Öğretilmiş köpeğin ortaklığı da böyledir.

 

Besmele ve Merhamet:

Şefkat, acıyıp esirgemek demektir. Büyüklere saygı, küçüklere şefkat göstermek, emsallere karşı da müsamahalı davranmak dinimizin üzerinde durduğu ahlâki faziletlerdendir. “Allah-u Teâlâ’nın emirlerine tâzim, mahlûkatına şefkat” büyük bir esastır.

Müslümanların herhangi bir işe başlamak istemeleri hâlinde ilk önce “Besmele” ile, yani Allah-u Teâlâ’nın sonsuz merhamet sahibi olduğunu bildiren “Rahman” ve “Rahim” ismi ile başlamaları emredilmiştir. Her şey ilâhî rahmetin bir tecellisidir. Melâike-i kiram duâlarında şöyle söylerler:

“Ey Rabb’imiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi içine almıştır.” (Mümin: 7)

Müminlere duâlarında şöyle söylemeleri beyan buyuruluyor:

“De ki: Ey Rabb’im! Bağışla, merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.” (Müminûn: 118)

Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“İnsanlara merhamet etmeyenlere Allah merhamet buyurmaz.” (Buhârî)

Bir gün huzur-u saâdetlerine bir grup insan gelmişti. “Siz çocuklarınızı öper misiniz ya Resulellah?” dediler. “Evet”buyurunca “Fakat biz vallahi öpmeyiz!” dediler.

Buyurdular ki:

“Allah sizin kalplerinizden merhameti aldıysa ben verebilir miyim?” (Buhârî-Müslim)

Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Rıfk ve şefkat; yâni halk ile mülâyemet ve lütuf ve merhamet eylemek akıl ve hikmetin başıdır.” (Camiüs-sağir)

“Şefkat, insan için uğurlu ve mes’ûd olduğu gibi aksi olan sertlik dahî uğursuzluk sebebidir.” (Münâvî)

Bütün mahlûkata şefkat ve merhamet nazarı ile bakmak gerekir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“İyilik yapın, çünkü Allah iyilik yapanları sever.” (Bakara: 195)

Tanıdığına tanımadığına sırf Allah rızâsı için elinden gelen yardımı esirgememek onların şiârıdır. Bu insana olduğu gibi hayvana da şâmildir.

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Müminlerden sana tâbi olanlara şefkat kanadını indir.” (Şuarâ: 215)

Nitekim İbrahim Hakkı Erzurumî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

“Allah-u Teâlâ’nın emir ve yasaklarına tam uyar ve bunları gayet yumuşak ve güzel bir dille halka telkin eder, öğretir.

Muhabbet ehlini sever, sevilmeyeceklere sevgisizlik gösterir. Gerek sevgisi gerekse kızması kendi nefsi için değil, sırf Allah içindir. Kalbinde kimseye kötülük beslemez. Kınayanların kınamasından korkmaz.

Bunun kahrı lütfu ile, kızması hilmi ile, celâli cemâli ile karışık olduğundan; kızma halinde râzı olup, rızâ halinde kızma gösterir. Fakat her şeyi yerli yerinde yapar. Her halinde adalet üzere hareket eder.” (Mârifetnâme)

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün:

“Bugün sizden kim oruçlu olarak sabahladı?” diye sordu. Ebu Bekir -radiyallahu anh-: “Ben!” dedi. Aynı şekilde arka arkaya: “Bugün kim bir cenazeye katıldı?”“Bugün kim bir fakire yedirdi?”“Bugün kim bir hastayı ziyaret etti?” buyurdu. Ebu Bekir -radiyallahu anh- her defasında: “Ben!” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Resulullah Aleyhisselâm:

“Bu hasletler bir kimsede bir araya geldi mi, o kimse mutlaka cennete girer.” buyurdu. (Müslim: 1028)

 

Besmele’deki Sır:

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri’ne Besmele’nin “Be”sindeki sır hakkında bir sual sordular. Efendi Hazretleri soruyu sorana şöyle cevap verdiler:

Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)

Fakir hemen buraya döner der ki;

“O’nu bil de ibadet et!” O’nu bilip ibadet edersen küçücük bir ibadetin dağlar kadar büyük olur. Çok ibadet eder amma O’nu lâyık-ı vechile bilmeden hiçbir şey olmaz. Bil de ibadet et!

Amma madem ki bilerek soruyorsun, cevabını aldığın zaman amel etmek zorundasın. Demek ki, her şeyden evvel Yaratan’ı bilmekmiş,

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Nefsini bilen Rabb’ini bilir.” (K. Hafâ)

Demek ki, her şeyden evvel Yaratan’ı bilmekmiş,

Yaratılışını bir düşün. Aslın bir zerre. Buna ayân-ı sabite denir. Bir zerreyi kerih suyla karıştırıyor, ana rahminde yumurtayı deliyor, teşekkül ettiriyor. O hâlden bu hâle getiren kim? Onu bu hâle getirene ibadet et be kardeşim? Nefsine, dünyaya tapmaya gerekir mi? Sen Yaratan’ı bırak, zıddı olana bak! Burada bir Hadis-i kudsî var çok mühim:

“Benim cinlerle ve insanlarla önemli bir hadisem var! Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor! Ben rızıklandırıyorum, benden başkasına şükrediliyor!” (Taberâni)

Yani;

“Onu ben yaratıyorum, şeytana ibadet ediliyor. Ben rızıklandırıyorum, şeytana şükrediliyor.”

Bu Allah-u Teâlâ’nın bir kulu olabilir mi? Şeytanın kulu, şeytanla beraber gidecek. Fakat Hazret-i Allah demek ki “Be”ye çok büyük mana vermiş. Şimdi “Be”nin üzerinde ömür boyunca çalış. Madem ki soruyorsun onun üzerinde çalış. Nasıl bileyim? Bilenlerin bildirmesiyle yavaş yavaş imanın kemâlleşmesiyle olur. Bilmek bir ömre kâfi değil. Öğrendiğin kadar nasibin kadar alırsın.

Hazret-i Ali -kerremallahu veche- Efendimiz buyururlar ki:

“Devân sendedir bilmezsin.

Derdin de sendendir görmezsin.

Sen kendini küçücük bir cirim zannedersin,

Halbuki bütün âlemler sende dürülmüştür (de bilmezsin)”

O bunu gördü, bildi ve söyledi. Ah bunu görmek ne güzeldir, amma sen görmüyorsun ve bilmiyorsun! Çünkü çekirdekte kaldın. Halbuki sende ne yarattıysa âlemde o var. Ama sen dürülü kaldın. Âyân-ı sabiten bu sahada istidat gösteremediği için çekirdekte kaldın. Her şeyi ayrı ayrı görüyorsun da Hazret-i Allah’ın her şeyde var olduğunu ve her şeyden her şeye yakın olduğunu görmüyorsun.

İşte Âyet-i kerime:

“Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.” (Vâkıa: 85)

Bu Âyet-i kerime senin her şeyde O’nu görmediğini beyan ediyor. Bu Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki, Hazret-i Allah her şeyden her şeye yakın. Amma sen dürülü kaldığın için bazı şeyleri görüyorsun da O’nu görmüyorsun. Neden? Hakikata kör olduğun için O’nu göremedin ve bilemedin. Zira hakikata varamadığın için de ilmin zandan öteye geçmedi. Ya ilmel-yakîn’de veya en çok aynel-yakîn’de kaldın. Bunun için her şeyi kendi zannın ile ölçüyorsun, zan ise hakikatin karşısında hükümsüzdür.

İnsanın yaratılışında sayılamayacak kadar çok ince sanatlar, garip hikmetler, çeşit çeşit ziynetler vardır.

Mühim olan ise, insanın Allah-u Teâlâ tarafından verilen fazilet ve meziyetini koruması, Rabb’inin kendisine bir lütuf olarak bağışladığı eşsiz emsalsiz nimetlerine karşı O’na nankörlük etmemesi; bedeninin, organlarının, akıl ve zekâsının hikmet ve değerini bilip, her birini en güzel bir şekilde kullanmaya ihtimam göstermesidir.

Niçin? Cenâb-ı Hakk’ın tecelliyatına mazhar olduğu için.

“Bu harmanda bir tek dâneyim,

Âlem bendendir.”

O gerçekte bir dâne. Ama O tecelli ettiği zaman bir kâinât. Hazret-i Allah dilediği yerde tecelli eder.

Musa Aleyhisselâm’a ağaç konuştu. Ama konuşan ağaç değildi. Hazret-i Allah ağaca tecelli etmişti.

Hazret-i Ali -kerremallahu veche- Efendimiz’in bu beyanını açalım:

1.“Devâ sendedir bilmezsin.”

Bunun mânâsı iman etmek, amel-i sâlihada bulunmak, Hakk’ı bilmek, Hakk’ta sabretmek. Asr Sûre-i şerif’ine bakarsanız bunu görürsünüz.

Bunların gönülleri Allah-u Teâlâ’nın nuru ile dolar, inşirah bulur. Hazret-i Allah’a ve Resulullah Aleyhisselâm’a iman etmiştir, bütün iş ve icraatını ahkâma uydurmuştur.

Bunlar Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm ile olanlardır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunların hakkında buyururlar ki;

“Dünyada da muhakkak bir cennet vardır, onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet marifetullahtır.”

Biz bunu gönül cenneti diye vasıflandırıyoruz. İşte devâyı bulan bunlardır.

2- “Derdin de sendendir görmezsin.”

Ruhu ölmüş, canlı cenaze olanların gönlü huzursuzdur. Neden olduğunu bilmez. Süflî hayatta olduğu için günahlar kalbinin üzerine baskı yapar. O ise bunu gidermek için süflî hayatta arar. Yemede içmede, zevk ve safâsında arar ve fakat aslâ bulamaz. Onlar dünyada rahat ve emniyette değildirler. Ahirette ise isyankârların ilk cezası kaynar suya atılmak ve sonra ebedi olarak cehennemde yanmaktır.

İşte derdin senden oldu. Derde uğrayanlar kendinden uğradılar. Devâ bulanlar başka.

3- “Sen kendini küçücük bir cirim zannedersin.”

Âlemlere bakarak âlemlerin içinde kendini küçücük bir cirim görüyorsun.

4- Ve fakat Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu, o nurdan kâinatı donattı. Kâinatta ne varsa sende mevcuttur.

“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin: 4)

Âyet-i kerime’sinin beyanı da bunu teyid eder ve fakat bunu da göremez. Oysa âlemleri sende dürmüştür de bilmezsin.

Ve fakat nankör ve cahil olan bunları benimsedi, nefsine mâletti. Bir tek kıla dahi sahip olmadığı halde “Benim!” dedi. Zâlim nefsine zulmetti, Yaratan’a karşı hasım kesildi.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“İnsan bizim kendisini kerih bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık bir hasım kesilmektedir.” (Yâsin: 77)

Apaçık hasım kesildi, Yaratan’ını da inkâr etti ve karşı geldi. Oysa imtihan sahnesinde idi, imtihanını böylece verdi.

 

Bazı Zevât-ı Kiram’ın Bu Husustaki Beyanları:

Abdulkerim-i Cili -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Semâvi kitaplardaki ne varsa Kur’an-ı kerim’de, Kur’an-ı kerim’de ne varsa hepsi Fatihâ-i şerif’te mevcuttur. Fatihâ-i şerif’te ne varsa hepsi ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ de vardır. Besmele-i şerif’te ne varsa Be’nin altındaki noktadadır.

Bu nokta insanın kendini bilmesidir ki Hazret-i Allah orada tecelli eder. “Nefsini bilen Rabb’ini bilir.” sırrıdır. Mahviyyettir. Be’nin altındaki nokta Cenâb-ı Hakk’ın yüce kitabının her sûresinde mevcuttur. Her harf aslında noktadan mürekkeptir. Nokta her harfe zaruri ve mevcut olduğu gibi her surede Be’nin tecelliyatını müşahade edersiniz.” (El Kehf Verakiym fi Şerhi)

Hazret bu noktada tevhidi kast ediyor.

Niyazi Mısrî -kuddise sırruh- Hazretleri bir gazelinde şöyle buyuruyorlar:

“Sen seni bilmektir ancak Pir’e ülfetten garaz,

Noktayı fehm eylemektir ilm-ü irfandan garaz.

Hakkı bunca Enbiyâ kim geldi davet eyledi,

Vahdetin sırrı bilinmektir o davetten garaz.”

Niyazi Mısrî Hazretleri şiiri şöyle bitiyor:

“Nefsini bilen erermiş bir tükenmez devlete,

Fakr-ü Fahri’dir Niyazi bil ol devletten garaz.”

Emir Sultan -kuddise sırruh- Hazretleri de bu hususta şöyle buyuruyorlar:

“Bunca kesret kim zuhur eder bir noktadır.

Devredip ol nokta âhir buldu Adem’de sebat.” (Yâsin-i Şerif Şerhi)

Hüner; noktayı anlamaktır, zerreyi bilip hiçliğe ulaşmaktır.

Hasan Sezâî -kuddise sırruh- Hazretleri bir Gazelinde şöyle bahsediyor:

“Aşkına bir noktanın bir devr ider devvarı çarh

Pertevinden zâhir oldu noktanın envâr-ı çarh.”

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri de “Ankâ-i Muğrib Fî Ma’rifeti Hatmü’l-Evliyâ ve Şemsü’l-Mağrib” kitabında şöyle buyurmuşlardır:

“Sırlı fikirler ile cismânî âlemde sırrı yazana yolculuk başlayıp, İlâhî hükümranlığın dehâsı kalbimin üzerini kaplayınca, nûrun ateşi ve kararsızlığı zuhûr etti. İşte Hâkim-i Mutlak ile hakkın tanzimi husûsunda bu sıfattan arınınca, makâmın hissesiyle halkın tümüne sırt çevirip, bu hali üzerine galip olursa bu şekilde cismâniyetten korunur, vehimlerden kurtulur ve tam olarak selâmet bulur. O zaman kalbine bir nokta konur, bu da onu, Rabb’ini ve O’nun Zât’ını bilmeye sevk eder. İşte bu hikmet nedeniyle ondan yüz çevirdim ve kendisi hakkında bilmesi gerekli olan şeylerin bir kısmından bahsedip onu sâbitledim. Hiç şüphesiz sülûk, Hakk’a doğru kuvvetle çekilmek ve O’nun dâvetine icâbet etmektir. Sübhân olan Allâh’ın kulu üzerinde irâdesini yürütmesi ve O’nda tahakkuk etmesi; onu mânen uyandırıp koruyarak fiillerini icrâ etmesidir.”

Fahreddin-i Râzi -kuddise sırruh- Hazretleri Fâtiha-i şerif’i tefsir ederken bu hususta Tefsir-i Kebir’inde şöyle buyurur:

“Denildiki bütün ilimler dört kitapta toplanmıştır. Bu dört kitabın ilmi de Kur’an-ı kerim’dedir. Kur’an ilmi Fatihâ sûresinde, Fatihâ’nın ilmi de Besmele’de, bu Besmele ilmi de sözündeki Be harfindedir. Ben de derim ki, bu doğrudur. Bütün ilimlerin gayesi kulu Rabb’ine ulaştırmaktır. İşte bu Be harfi de “İlsak ba”sıdır ki bu kulu Rabb’ine vasıl eder. Bu gayelerin en yücesidir.” (Bâ-i ilsak: Bâ harfi cerri, iki şeyin birbirine alâkasını beyan eder, bağlar.)

Elmalılı Hamdi Yazır Efendi de Hakk Dini Kur’an Dili isimli tefsirinde şöyle buyuruyorlar:

“Anladık ki besmelenin terkibi kelâmîsinde en ziyade âmil olan nokta baştaki «ba» harfidir. Bu sayededir ki biz ismullah ile visâl peyda ediyoruz. Bütün vücudun ve terakkiyati vücudun mebdei evveli ve matlubi mutlâki olan «Allahi rahmanı rahimin ismini» kalbimizde niyyet ettiğimiz ve henüz vücudunu görmediğimiz iradî fiilimize rapt ederek lefzi veciz, manası cihanşumul bir kelâmi beliği söyleyebilmemize vesile olan ancak bu «ba» dır. Bizim işimizde ne kadar faili muhtar olursak olalım efalimizin illeti tammesi olmadığımız muhakkaktır. Çünkü bizim iradelerimiz, vücud silsilesinin kat’î bir haddi evveli değil, onun cereyanı içinde bir lahzai tahavvüldür. Ve bunun için biz bütün iradelerimizin bilâarıza ve bilâmüzahim file çıkmadığını görüyoruz. Dimek muvaffakiyetlerimiz, illeti ulâ ile iradelerimiz arasındaki nisbetin feyzine tabidir ki bu feyz iptidaen rahmanî, intihaen rahimidir.

Biz gerek bilelim ve gerek bilmiyelim kâinatta bu nisbet, bu izafet, bu taallûk, bu ittisal bir kanunı küldür. Ve vücudi eşya bu kanunun inkişafıdır. İşte besmele basile bizde bu kanunu şuurileştiren bir âmili lefzîdir. Ve bu lemhai şuur ondan maksudi aksa olan bu nokta-i vucuttur. Ve bu cihetle besmelenin mihveri tefsiri “ba”dır ve buna binaen besmelenin manâsı “ba”dadır. “Ba”nın sırrı, noktasındadır denilir.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, sh: 42)

“Vahdeti vücut mülâhazasına raci bir “Fenâfillâh” halidir ki ancak risalet, vilâyet, hakimiyet, tasarruf gibi makamatı mahsusada cari olur.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, sh: 43)

Hazret-i Allah’ın ilim, hilim verdiği kimseler Besmele-i şerif’in esrâr-ı hakikatine vakıftırlar. Zira onlar Hazret-i Allah’ı anmakla öyle kendilerinden geçmişlerdir ki nihayetinde murad-ı ilâhi ile Hakk’ta fâni olurlar.

Varlığı atmış, benliklerinden geçmiş, Hazret-i Allah’a vasıl olmuş. Fenâbillah’a ermişlerdir. Hakk’ta fâni olan bir kul zaten artık Hakk’ın emrindedir, iradesi elinde değildir. Artık o Hakk’la bâki olmuştur.

Öyle olunca Besmele’de, O’nu zikreden de O olmuş olur. Niçin? Hazret-i Allah ile mülâkat yaptığı, Hazret-i Allah ile konuştuğu, yürüdüğü, baktığı için…

 

Besmele’nin Faziletleri:

Bu mevzu Abdülkadir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Gunyet’üt-Tâlibin” isimli eserinden teberrüken alınmıştır:

Allah adını şöyle oku;

Bismillah (Allah’ın adı ile) O, zıtları olmaktan yana şanı yücedir.

Bismillah (Allah’ın adı ile) O, dengi olmaktan yana münezzehtir.

Bismillah (Allah’ın adı ile) O, çocuk sahibi olmaktan yana mukaddestir.

Bismillah (Allah’ın adı ile) O, nurları nur eden Zât’tır.

Bismillah (Allah’ın adı ile) O, iyilere ikram eden yüce Zât’tır.

Bismillah (Allah’ın adı ile) O, kaderi takdir eden, kalpleri ve basiretleri nurlandırandır.

Bismillah (Allah’ın adı ile) O, seher vakitlerinde ebrar zâtların kalplerine tecelli eder.

Bismillah (Allah’ın adı ile) O, ahbabı ve sırları bilir. Sonra onları nurlarla aydınlattı; sırlarını ahbaba tevdi etti. Onları tehlikelerden korudu; yabancılarla bağlanmaktan aldı. Bu halde onlardan ağırlığı, yükü, hataları ve günahları sildi.

O yüce Zât ki, ta ezelden beri ihsan etmek ve fazilet vermekle sıfatlanmıştır; istiğfar edenlerin de günahlarını bağışlar.

Daima;

Bismillah (Allah’ın adı ile) diye oku. O öyle bir isimdir ki; ırmaklar onunla akar; ağaçlar onunla biter.

O öyle yüce Zât’ın ismidir ki; kullardan taat ehli kimselerin taatı ile beldeleri mamur eyler.

Beldelerin, dağlar gibi sütunları vardır. Yer, onlar sayesinde üzerinde onlanlara beşik gibi yayılmıştır. İşte bunları yapan o ismin sahibidir.

Bu yerin dağlar gibi sahipleri hayırlı kırklar olup bedeller arasından seçilmiştir.

Bunlar, yüce Rabb’i daima tenzih ederler; ortakları ve benzeri bulunmaktan.

Onlar, dünyada iken sultandırlar, ahirette ise, kullara şefaatçi olacaklardır.

Allah-u Teâlâ onları, âleme fayda, kullara rahmet için yaşatmıştır.

Allah adı (Bismillah); zikredenlere bir azık, güçlülere izzet, zayıflara sığınak, sevenlere nur, müştaklara sürurdur.

Allah adı ile ruhlar rahata kavuşur.

Allah adı ile bedenler necat bulur.

Allah adı ile gönüllere nur dolar.

Allah adı ile tüm işler düzene girer.

Allah adı, Allah’a güvenenlerin başında bir taçtır.

Allah adı, Allah’a ulaşanların kandilidir.

Allah adı, âşıkların tesbihidir.

Allah adını (Bismillah’ı) harf harf oku; bin bin ecir al. Sel gibi günahlar üzerinden akar gider.

Bir kimse, dili ile besmele okur ise, dünya onun için şahit olur.

Bir kimse, kalbi ile besmele okur ise, ahiret onun için şahit olur.

Bir kimse, içten içe sır dili ile besmele okur ise, onun şahidi yüce Mevlâ olur.

Allah adı, (Bismillah) öyle bir kelimedir ki; dillere onun tadı gelir.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; O’nun olduğu yerde gam olmaz.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; O’nunla nimetler tamamlanır.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; O’nunla sıkıntılar açılır.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; yalnız bu ümmete mahsustur.

 

Bismillâh Her Hayrın Başıdır:

Sâid Nursî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin Besmele hakkındaki beyanlarını hülâsa olarak alıyoruz:

“Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı haliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle.

Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin -tâ şakîlerin şerrinden kurtulup, hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır.

İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi; diğeri mağrur. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kâtıü’t-tarîka rast gelse, der: “Ben filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî def’ olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezil oldu.

İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabt edip, Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: “Bütün mevcudât lisân-ı hal ile, “Bismillâh” der.” Öyle mi?

Evet. Nasıl ki, görsen; bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi nâmiyle, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet nâmına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.

Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakk’ın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar…

Mâdem her şey mânen, “Bismillâh” der, Allah nâmına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi, “Bismillâh” demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız.” (Birinci Söz)

 

Zerre Olduğunu Bilmek:

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri’nin bu husustaki beyanları şöyledir:

“Tasavvuf nedir?

Bir ilim-irfan mektebidir. Alınmakla girilir.

Hülâsa mânası nedir?

Koca bir adam olarak girdim, zerre hakir olduğumu bildim.”

Onun için insanın hiç olduğunu bilmesi lâzım. Değer ancak Hazret-i Allah’ındır. Kendi yaratılışımı düşünüyorum beni bir zerreden halkeden Allah’a secde olarak secde ederim. Secde olarak deyince biz tam o zerreye düşeriz. Kelime manası ile değil o zerreye düşeriz ondan sonra secde ederiz. Ve secde de azâmetini ikrar, acizliğimi, değersizliğimi, günahımı itiraf ederim. Ondan sonra niyaz ederim.

Çünkü insan dediğin bir zerrecik. Hükümsüz, mahlûk her şey O’nun ve O’ndan. Ben bunun Sahib’imin olduğunu biliyorum ve itiraf ediyorum.

“Allah göklerin ve yerin nûrudur.” (Nûr: 35)

Bu Âyet-i kerime’yi bilen O’nu görür.

Yerin de nuru O, göğün de nuru O, arşın da nuru O, amma sen perdede kaldın. Perdeleri kaldır O var. O’ndan başka hiçbir mevcut yok. Amma bunu diyebilmek için evvelâ kendini inkâr etmen lâzım. “Lâ” deyince evvelâ kendini ve bütün yaratılanları yok bileceksin ki Var olanı göreceksin…

Bu Hadis-i şerif ile bu Âyet-i kerime’yi yan yana getirdiğin zaman Allah’tan başka bir şey olmadığını gözünle göreceksin. Ama gözünle görebilmen için gözünü kaybetmen lâzım, kendini de kaybetmen lâzım, O’nun nuru ile O’nu görebilirsin. Kendi varlığın O’nu görmeye manidir. Kalbin ukba kapısını aç, dünya kapısını kapa.

Hazret-i Allah’ı bilmek ayrı, bulmak ayrıdır. Bilmek biliyorsun O’na doğru gidiyorsun. Buluyorsun kendini kaybettiğin zaman O kendiliğinden meydana çıkar. Çünkü O’ndan başka bir mevcut yok. Senin varlığın O’nu bilmene perdedir. İnsanlar Hazret-i Allah’ı mahşerde görecek. İnsanoğlu zanneder ki şöyle görecek. Hayır! Kendisini kaybettiği zaman O’ndan başkası yok.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:

“De ki: Allah bir tektir.” (İhlâs: 1)

“Ehad”dır. O’ndan başka hiçbir mevcut yoktur.

“Allah Samed’dir.” (İhlâs: 2)

Yarattığı her şey O’na muhtaç, yani Yaratıcı O, O’ndan başka bir mevcut yok. Her şey O’na muhtaç. Hem nasıl muhtaç? Ne kadar muhtaç olduğunu bile bilemez. Bir an nefesini kesse, yoksun. Hani sen vardın? Bütün kâinat da böyledir. Her an onu tutuyor. Bir an ilgisini çekse her şey mahvolur. Yer de öyle, gök de öyle, arş da öyle. O’nunla kâim olduğu için O ilgisini çektiği zaman her şey mahvolur.

Olanlar “Ol!” diyor oluyor, “Öl!” diyor ölüyor. Hani sen vardın?

O yaratıyor. O yarattığı için O’na hiçbir şey de benzemiyor. Şimdi burada Allah’tan başka bir şey var mı? İhlâs-ı şerif’in manasının özüdür. İhlâs okumak demek Hazret-i Allah’ı okumak demektir. Ama o noktaya gelmek lâzım.

Şimdi yaratıkların burada hiçbir hükmü kaldı mı? Ama akıl yatmıyor şimdi. O zaten “Ehad”, yaratıklar “Ol!” diyor oluyor. O’nunla kâim olduğu için O’na muhtaç. Ama yaratılanlar bu kadar hükümsüz. O’ndan başka zaten Allah yok. Onu tutacak O’ndan başka bir şey de yok.

“Ehad” diyorsun ama kendi varlığın duruyor, bu halde kime “Ehad” diyorsun? Sen de “Ehad”, O da “Ehad”. Bunun sırrına erersen, ömür boyu istiğfar etsen o “Ehad”e istiğfar edemezsin. Madem ki “Ehad” diyorsun senin ne işin var orada? Madem ki O “Ehad”, senin yok olman lâzım.

Denize düşen bir kar tanesinin ne hükmü var? Hiç. İşte o hiçlikte O tecelli eder. Burada çok gizli noktalar var. Burayı izah etmek mümkün değildir; “Elhamdülillâhi rabbil âlemin”i okuyabilen, “Kul hüvallahü ehad”ı okuyan bunu anlar.

Bunun biraz daha ötesi; Yunus Emre Hazretleri’nin “Elif’i okudum ötürü.” beyanıdır. İşte O’ndan başka bir mevcut yok. Sen O mevcutta yok olduğun zaman O kalır. Ama erimek lâzım. İşte bu sırra erenlere Hazret-i Allah baktığı zaman kendisini görür.

Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Göğün boşluğunda O’nun emrine boyun eğdirilmiş olan kuşları görmüyorlar mı?

Onları havada tutan Allah’tan başkası değildir.” (Nahl: 79)

Seni de tutan O, âlemleri de tutan O.

Çünkü O’nunla kâim değil misin? Demek ki O’ndan başka ne Allah var, ne mevcut var, hiçbir şey yok.

Bir buğday tanesinin kabuğu daneye ne kadar muhtaçsa, kâinat da O’na o kadar muhtaçtır.

O her şeyi kuşatmıştır.

“Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır.” (Nisâ: 126)

Dolayısıyla kabuğu da Allah’tan gayrı sanma. Yalnız “Ol!” demekle kabuk olmuştur. Kabuk görünüyor O görünmüyor. Ama O ise her şeyi çepeçevre çevirendir. Onu Allah’tan gayrı sanma, O’nunla var.

“O’nun Kürsü’sü gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara: 255)

İlâhî iktidarın tecellî yeri olan Kürsü, emrin ve nehyin geçerli olduğu mahaldir.

Göklerde ve yerdeki bütün varlıklar, içinden ve dışından bu Kürsü ile kuşatılmıştır. Bu arada hiçbir zerre bulunmaz ki, orada Allah-u Teâlâ’nın hükmünün tecellî yeri olan Kürsü’sünün hükmü geçerli olmasın.

Hiçbir şey O’nun kudret ve hakimiyetinden hariç kalamaz.

Gökler ve yer Kürsü’nün içinde, Kürsü ise Arş’ın altındadır. Kürsü’nün kürsü olması, sırf cisim olmasından dolayı değil, mânevî kuvvetlerin tecellisine sahne olmasındandır. Kürsü’nün cisimle ilgili olması, Allah-u Teâlâ’ya cisimlik isnadını gerekli kılmaz. Çünkü bu bir “Oturma nispeti” olmayıp “Rabb’lık nispeti”dir. Bu bakımdan ne Kürsü’nün ne de Arş’ın Allah-u Teâlâ ile ilgisi, bir yer tutma şeklinde değildir.

O kürsüsünü kurmuş. Şimdi bir kürsüde iki kişi oturur mu? Bütün kâinatta kürsüyü O kurmuş. O’ndan başka bir şey yok ki, oturan da yok, yer de O’nun, gök de O’nun, arş da O’nun, levh de O’nun. Hep O. Kürsüye oturmuş. O bütün yarattığının kürsüsüne oturmuş. O’ndan başka hiçbir şey yok.

Kürsü O’nundur. Yerde de, gökte de O’ndan başka oturan yok. Hükmeden yok. Ama O’nu görmüyorsun, her şey O’na perde.

Yer de öyle, gök de öyle, içindekiler de öyle. O var, başka bir şey yok. Kürsü’de O oturuyor, mevcudiyet O.

Nasıl ki;

“İçinizde… Görmüyor musunuz?” (Zâriyât: 21)

Buyuruyorsa, kâinata da böyle buyuruyor. Yerlerde, göklerde, kürsüde başka hâkim yok. “Hepsinin içinde ben varım!” buyuruyor.

Ama sen perdede başkasını görüyorsun.

Cenâb-ı Hakk’ın göstermesiyle, âlemlerde O’ndan başka bir şey görmüyorum. İnsan da kendisini müstakil sanıyor. Allah-u Teâlâ’nın ihsanı ile biz âlemleri bir kabuk olarak görürüz, âlemlerin içinde de O’nu görürüz.

Onun için bu Âyet-i kerime bütün âlemlere, bütün yaratıklara şamildir.

Allah-u Teâlâ’nın yaratmadığı hiçbir şey yok. Onun için hiçbir varlık ilâh olamaz. Ne insan, ne yerler, ne gökler, ne arş, hükmü de yok. Çünkü bunların hükmü “Lâ”dan ibaret. Bunları gerçek manada atmadıkça hükümsüz olduğunu bilmedikçe hüküm sahibini tanıman mümkün değil.

“Lâ ilâhe illallah” derken, “Lâ” deyince bütün mevcudatın ölü olduğunu, kendisinin de ölü olduğunu, “İllallah” deyince mevcudat da ölü ben de ölüyüm, Allah varlığı ile diriyim. Şu halde Allah’tan başka mevcut yok. Allah’tan başka kalpte muhabbet olmayacak, ölü olduğumuzu bileceğiz. Allah-u Teâlâ’nın varlığı ile yaşadığımızı bileceğiz.

Kelime-i tevhid’de “Lâ” dediğimiz zaman kâinatı bir bez gibi, bir paçavra gibi atıyoruz. Çünkü O’ndan başka hiçbir şey yok.

Yaratılan hiçbir şey Allah değildir. Fakat sen Yaratan’ı görmeyip de yaratılanlarda kalırsan “Lâ” da kaldın, “İllallah”a inemedin demektir. Bu o kadar esrarlı bir kelimedir ki…

Ağızdan söylemek kolaymış ama kalpten söylemek zormuş, aynı zamanda talimi de lâzımmış. Çünkü evvelâ biz kendimizin ölü olduğunu görmüyoruz ki söyleyelim, bilmiyoruz ki söyleyelim. Fakat bunu gören insan, göre göre bilir.

Ruh alındı hani sen vardın? Çöp haline döndün, çöp bile değil. Şu halde senin varlığın Allah-u Teâlâ’nın varlığı ile kâim. Bunu bilmemiz lâzım.

O öyle bir Allah ki, Allah’tan başka ne bir Allah vardır, ne de bir mevcut vardır. Her şeye hayat veren O’dur, her şey O’nunla kâimdir.

Şimdi siz bunu okurken anlarsınız. “O’ndan başka ilâh yoktur.” deyince, sanki O’ndan başka bir Allah varmış sanırsınız. “Allah yok” deyince O’ndan başka bir mevcud yok diye anlayacaksınız. “Lâ”lar perdedir, O’nu örten bir perde. Bütün kâinat da böyledir, kendisini örten perde.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Allah o Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur.” (Bakara: 255 – Âl-i imrân: 2)

Allah-u Teâlâ “Hu”yu yarattı, bütün yarattığı mevcudat “Hu” esma-i şerif’inden ibarettir. “Hu” İsm-i azam’dır aynı zamanda.

“O Hayy ve Kayyûm’dur. (Ezelî ve ebedî hayat ile bâkidir. Zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup, bütün varlıklar O’nunla kâimdir).” (Bakara: 255 – Âl-i imrân: 2)

Ben yaratıyorum, yaratılmışlar benimle kâim diyor. Bunu kavrarsanız ilmin özünü kavramış olursunuz. Bu anahtarla her kapıyı açarsınız.

Kâinat O’nunla kaim, sen de O’nunla kâimsin. Âlemleri O’nun nurundan yarattığı için sen aynı zamanda Muhammed Aleyhisselâm ile kâimsin. Hatem-i veli’de de tecelli ettiği için âlem onunla kâim. O var, yarattığı şeyler O’nunla kâimdir. O’nunla kâim olan zerreyi de attığın zaman O var.

“Hu” dediğimiz bütün kâinat “Hu” ism-i şerif’inin tecelliyatıdır, mazharıdır, maskesidir. Kâinat maskedir.

Bunun için demişizdir ki; “Büyük arş, büyük Allah’ın maskesidir.”

Her fırsatta şunu söylerim. İnanın ve inanın, hükümsüz ve değersiz bir mahlûk olduğumu gözümle görüyorum. Gözümle gördüğüm için o kadar rahat konuşuyorum ki… Ve Sahibim’den, Habib-i Ekrem’inin yüzü suyu hürmetine beni burada tutmasını niyaz ediyorum, secdeye de öylece varıyorum.

“Allah’ım! Azabından affına, gadabından rahmetine, rızâna, Zât’ından Zât’ına sığınıyorum. Öyle bir Allah’sın ki, yalnız kendi kendini bilir ve kendi kendini methedersin.”

Secdede tekrar tekrar bu münâcaatı yaparım, hiçliğimi ortaya koyarım, kendimde bir pul kadar varlık görmem. Bazan pula indirirler ve itimad edin o pulu da görüyorum.

Hiçbir varlığa sahip değilim. Hüküm Hazret-i Allah’a aittir, hükmü verecek de O’dur. Mahlukun hiçbir hükmü olmadığına göre, bu söylediğim beyanlara dikkat edin, varlık taslayanlardan şiddetle kaçının, kurtulmak için.

Allah-u Teâlâ bir kulu desteklemeyi murad ederse, ilk lütuf olarak o kuldaki varlığı çeker. Hazret-i Allah’ı gören elbet ki kendini göremez. Fakat kendini gören hiçbir zaman Hazret-i Allah’ı göremez. Çünkü onun varlığı Var’ı görmeye mânidir.

email

Hafız Yetiştiriyorum

Bir yorum ekleyin